Hasan Hüseyin Memiş
Kenevir Süreci Konusunda Tarihe Not Düşmek
Önce Davet Edenden Başladım.
Kenevir sürecine dahil olmam oldukça farklı bir şekilde gelişti.
İstanbul’da Kenevir Kooperatifi kuruldu, bir stratejik araştırma merkezi kenevir konusunda sürece ciddi destek verdi ve endüstriyel kenevir ekimi 19 ilimizde serbest bırakıldı. -Daha sonra 3 ili de aynı izin verildi- Ancak ülkede kenevir tohumu yoktu. Anadolu’nun bazı köylerinde geçmişten saklanmış bir-iki avuç olsa da, bu miktar ile üretime başlamak mümkün değildi.
Birisi bu sürece dahil oldu, adı M.G. Sonraları kendisine “Hoca” denmeye başlandı. Ne yaptıysa yaptı, diplomatik kargolar arasında yurt dışından tohumları parça parça sokmayı başardı. Diplomatik kargolar ülkeye girince de bu tohumları çuval çuval topladı ve ekiminin gerçekleştirmesini sağladı. Anadolu toprağı ile buluşan tohumlar, ardından yerli tohum olarak sertifikalandırıldı.
Tabii ki, özellikle bürokraside kenevir düşmanlığı oldukça yaygındı, hala da öyle. Üniversite ile işbirliği yapıyorsun ve kargolanan tohumlar için bürokratlar, “Isıl işlemde geçirip öyle gümrükten çekin” diyordu. Çünkü işin ehli olmayan, liyakatsiz, bilgisiz insanlar yetkili konumdaydı. Beşiktaş Jimnastik Klübü’nün Hocası Slaven Biliç ne demişti? “Türkiye’de temel problem şu; bilgili olanların yetkisi yok, yetkisi olanların da bilgisi yok“.
Aslında endüstriyel kenevirden uyuşturucu elde etmeye kalkmak son derece aptalca bir şeydi. Maliyet hesapları ve etkisi göz önüne alındığında, bu tamamen mantıksızdı. Hem zaten gümrüklerde dolu “muz” konteynırları varken, gemiler dolusu kokain – afedersiniz pudra şekeri- ülke limanlarına indirilirken kimse esrarla uğraşmazdı. Dahası her köklenen endüstriyel kenevir bitkisinin yerine binlerce sentetik uyuşturucu hap ülkeye adeta akıyordu.
“Şu Bizim Kenevir İşini Bir İncele”
Her şey tamam gibi görünüyordu; ciddi bir mücadele verilmiş ve 19 ilde kenevir ekimi için izin alınmıştı. Ancak ortada bir stratejik plan yoktu. Çiftçi, tüccar, son kullanıcı; hiç kimse ne yapacağını bilmiyordu. Kolluk ise hiç memnun değildi, konu hakkında eğitimi de yoktu tecrübesi de. Tek bildiği, genetik olarak aktarılan kenevir düşmanlığıydı. Çünkü o Hint Keneviri, Yabani Kenevir ve Endüstriyel Kenevir nedir bilmiyordu. Ezberi kuvvetliydi o kadar…
Çiftçiler kandırılıyordu. Uluslararası şebekeler, üç-beş kuruşu olan yatırım heveslilerine pahalı cihazlar aldırıyordu, güya “düşük faizli krediler” ile. Bitkisel gıda takviyesi konusunda öne çıkmış olan bazı kişiler ise kenevir karşıtı açıklamalar yaparak ortalığı karıştırıyordu. “Keten, kenevirden çok daha iyi katma değer üretir, zaten kenevirin sağlığa pek etkisi de yok…” gibi saçma sapan söylemlerle insanları yanıltıyorlardı.
Satın alma garantisi ile noter sözleşmeleri yapılıyor, çiftçiye 200-300 bin TL kapora veriliyordu. Ancak hasat zamanına kadar üreticinin yaptığı masraflar neredeyse bir milyon TL’ye kadar çıkıyordu ve satın alma garantisi veren kişiler/kişilikler ortada yoktu. Çiftçiler, gırtlağa kadar borç içinde kalıyordu. Kenevir tohumunu ya çok düşük fiyata satmak ya da oksitlendiği için dökmek durumunda kalıyorlardı. Mahkemelere başvuruyorlar ama mahkemeler yıllarca sürüyordu. Sonuçta çiftçi, “Lanet olsun kenevire” diyordu.
Arada dönen başka işler de vardı. Bazı kişiler üreticiyi “uyuşturucu” elde etmek için farklı yollara zorluyordu. Kolluk kuvvetleri ise kenevir köklemek için fırsat kolluyordu. Kenevir Kooperatifi’nde saflaşma artmıştı ama dişe dokunur bir gelişme de yoktu. Tepedeki üyelerden pek çoğu, medyada yer almak ve kenevir hakkında konuşuyormuş gibi yaparak kendini parlatmaya çalışıyordu.
Bir Davet ve Sonrası
Geçmişte Sakarya milletvekili olan Demokrat Parti’den büyüğüm Y.K. beni davet etti ve durumu anlatarak, “Şu bizim kenevir işini bir incele, bir rapor çıkar. Neyi nasıl yapalım da bu sarmaldan kurtulalım?” dedi.
İncelemeye başladım. Kenevir Kooperatifi’nde kamuoyuna mal olmuş bazı isimler vardı. Bu arada, ünlü Stratejik Araştırma Merkezi de güya bir enstitü kurmuş ve başına birini getirmişti. O da başka bir oyun oynuyordu. Sahte diplomalılardandı. Umudu kalmamış hastalara derman olacak diye, içinde kenevirden eser olmayan ürünleri “şifa” olarak pazarlıyordu. Zor durumdaki insanların son umut kırıntılarını da yıkıyordu. Ki malum zat, halen yine aynı yerde…
Evet, Araştırdım ve Neyin Ne Olduğunu Belirledim
Araştırmam uzun sürmedi ve bana bu görevi veren eski milletvekiliyle karşılıklı oturdum. “Evet, inceledim, araştırdım ve neyin ne olduğunu belirledim,” dedim. “İçinizde bu konuda çalışır gibi görünen tek kişi M.G. Hoca, geri kalanların kendi planlamalarına bile faydası yok. Ve başkan, siz varsanız bu iş çözülmez, yarar sağlanamaz. Yeni bir yapılanma gerekiyor. Bu nedenle Kenevir Kooperatifi Yönetim Kurulu’nun istifası alınmalı. Bana yetki verirseniz, bu işi çözerim.”
Tabii ki bana görevi veren kişi şaşkın bir şekilde tepki verdi, beklemiyordu. Sorular sordu, cevaplarını aldı. “Tamam, bildiğin gibi yap!” dedi.
Hikaye Devam Ediyor…
“Bildiğin gibi yap!” dedi ama siyasetin kirli sokaklarından kaptığı ya da siyasetten bulaşan taşıdığı virüs onu rahat bırakmadı. Diğr tarafta medya gücünü kullanan ünlü zatın istifasını istedik, verdi ama kırmızı mürekkeple yazılmış bir istifa mektubu olarak.
Diğer istifaları da aldık, yeni üyeleri eklemek istedik. Bu nedenle de meşhur Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin Küçükçekmece’deki binasında Kooperatif Genel Merkezi de olan o yerde Genel Kurulu yapmaya karar verdik. Genel kurulu ilanla değil, tüm üyelere tek tek tebligat yaparak gerçekleştirmek istedik. Amacım tüm üyelerin katılımını sağlamak, bir kişi dahi katılmasa Genel Kurul’un yapılamamasını temin etmekti. Çünkü pansuman değil, ameliyat gerekiyordu.
Genel kurul sabahı, Küçükçekmece’deki noterde bazı zorunlu işleri yaptıktan sonra Genel Kurul’un yapılacağı salona gittim. Bir de ne göreyim, kooperatif üyesi olmayan bazı kişiler oradaydı. “Hayırdır, siz kimsiniz?” diye sorduğumda aldığım cevap aslında beklediğim gibiydi: “Bizi Sakarya Milletvekili Y.K. Bey gönderdi, kooperatif yönetimine girmemiz için.”
O sırada Genel Kurul için görevli Hükümet Komiseri de geldi. Durumu ona açıkladım. Elimdeki kooperatifle ilgili belgeleri teslim etmeyeceğimi, hazirun gibi görünmeye çalışanların kooperatif üyesi olmadığını, dolayısıyla seçimlere katılamayacaklarını ve seçilemeyeceklerini söyledim. Genel kurulun davet usulüyle toplandığını belirttim ve sadece benim orada hazır olduğumu, başkalarının katılmadığını söyledim. Hükümet Komiseri’nden Genel Kurul’un yapılamayacağına dair rapor tutmasını talep ettim.
Ve o gün orayı terk ettim. Benden sonra, Hükümet Komiseri de rapor tutarak genel kurulun yapılamadığını zabıt altına almış, genel kurulun toplanması için makul bir süre vermiş. Ama Genel Kurul, o makul süre içinde de yapılamamış.
Bu konuyu yazmaya devam edeceğim, çünkü bu aşama ile ilgili yüzleşme ve hesaplaşma olmadan ülkemizde Kenevir Süreci daha uzun yıllar sürünmek zorunda kalabilir.
NOT: M.G. Hoca ne mi oldu? Ona da değineceğim…
x
Yazarlar
Türkiye’de endüstriyel kenevir gerçeği
A.Algılar, Gerçekler ve Gerçekçi Yol Haritası
1.Ön Yargılardan Gerçeğe
Türkiye’de “kenevir” kavramı uzun yıllar boyunca uyuşturucu ile özdeşleştirilmiş, bu nedenle endüstriyel potansiyeli göz ardı edilmiştir. Oysa bilimsel olarak kenevir tek tip bir bitki değildir ve kullanım amacına göre farklı gruplara ayrılır:
- Endüstriyel kenevir: Düşük THC oranlı, lif ve tohum odaklı
- Uyuşturucu amaçlı kenevir (Hint keneviri): Yüksek THC içerikli türevler
- Yabani kenevir: Tarımsal değeri sınırlı popülasyonlar
Endüstriyel kenevir; tekstil, kompozit malzemeler, gıda, biyomalzeme ve enerji gibi birçok sektörde kullanılan çok yönlü bir endüstriyel hammaddedir. Dünya genelinde yeniden değer kazanan bu bitki, Türkiye’de ise hâlâ algı ve bilgi kirliliği ile mücadele etmektedir.
2.Kenevir Etrafındaki Bilgi Kirliliği
Türkiye’de sektöre giren aktörlerin önemli bir kısmı bilimsel veri yerine söylem odaklı hareket etmektedir. Bu durum şu sorunları doğurmaktadır:
Uyuşturucu odaklı dar bakış açısı,
“Mucize bitki” anlatıları,
Katma değer zinciri bilinmeden yapılan yatırımlar,
- Bilimsel temeli olmayan sağlık iddiaları,
- ırsatçı piyasa davranışları,
Bu tablo, sektörde güven sorunu ve yatırımcı tereddüdü oluşturmaktadır.
3.Türkiye’de Kenevirin Tarihsel Arka Planı
Endüstriyel kenevir Anadolu için yeni bir ürün değildir. Osmanlı döneminde özellikle:
- Halat üretimi
- Tekstil lifleri
- Donanma ihtiyaçları
- Sağlık için yaygın şekilde yetiştirilmiştir.
Ancak zamanla:
– Uluslararası uyuşturucu politikaları
– Tohum kaybı
– Kurumsal sahiplenme eksikliği
– Mevzuatın dar yorumu nedeniyle üretim ciddi biçimde gerilemiştir.
4.Yapısal Sorunlar
Türkiye’de endüstriyel kenevirin en büyük sorunu agronomi (tarım bilim) değil, sistem eksikliğidir.
4.1 Mevzuat ve Algı Çatışması
Kenevir uzun süre güvenlik perspektifiyle ele alınmış, bu da üretim kültürünün gelişmesini yavaşlatmıştır.
4.2 Veri Ayrıştırma Eksikliği
Uyuşturucu verilerinde endüstriyel ve yüksek THC türlerinin ayrıştırılmaması, algı karmaşasına neden olmuştur.
4.3 Tohum ve Genetik Sorunu
Yerli varyete geliştirme süreçleri sınırlı ilerlemiş, sertifikalı tohum erişimi kısıtlı kalmıştır.
4.4 Kurumsal Koordinasyon Eksikliği
Tarım, sanayi, sağlık ve güvenlik politikalarının entegre yürütülememesi sektörü parçalı bırakmıştır.
5.Gerçekçi Riskler
Endüstriyel kenevir yükselen bir alan olduğu için abartılı beklentiler oluşabilmektedir. En sık görülen riskler:
- Bilimsel temeli olmayan yüksek kâr iddiaları
- Yanlış ekipman yatırımları
- Pazar analizi yapılmadan üretim
- İşleme altyapısı kurulmadan ekim yapılması Bu riskler hem üretici hem yatırımcı için kayıp doğurabilir.
6.Türkiye İçin Gerçek Fırsat Alanları
Tüm zorluklara rağmen Türkiye’nin önemli avantajları vardır:
- Uygun agroekolojik bölgeler
- Tarımsal üretim deneyimi
- Avrupa ve Orta Doğu pazarlarına yakınlık
- Gelişen biyomalzeme talebi
Doğru planlama ile Türkiye, belirli segmentlerde bölgesel üretici olabilir.
7.Kritik Gerçek: Kenevir Tarım Değil Ekosistem İşidir
Endüstriyel kenevirde başarı, yalnızca ekimle değil değer zinciriyle mümkündür.
Başarılı model şu halkaları içerir:
– Sertifikalı tohum ve genetik
– Tarımsal üretim
– İlk işleme (dekortikasyon vb.)
– Endüstriyel işleme
– Ürün geliştirme
– Marka ve pazar erişimi
Türkiye’de yapılan en büyük hata, zincirin sadece tarım ayağına odaklanılmasıdır.
8.Ürün Akışı ve İşleme Süreci
8.1 Hasat ve İlk Ayrıştırma
Tohum: Yağ, protein, gıda
Sap: Lif ve hurd (odunsu kısım)
Yaprak/çiçek: Mevzuata bağlı sınırlı kullanım
8.2 Sap İşleme
Retting (lif ayırma)
Mekanik dekortikasyon
Çıktılar:
– Uzun lif
– Kısa lif
– Hurd
8.3 Tohum İşleme
– Temizleme ve kurutma
– Soğuk pres yağ üretimi
– Protein ve küspe ürünleri
8.4 Hurd Kullanımı
– Yalıtım malzemeleri
– Hayvan altlığı
– Biyokompozit dolgu
– Biyokütle enerjisi
Endüstriyel kenevirde yüksek biyokütle değerlendirme oranı mümkündür ancak “tam sıfır atık” iddiası pratikte işlet
Yazarlar
Epstein Sonrası Hatay Hala “Şahsi Meselemiz” Mi?
HATAY’a havalimanı yapmak konusunda cehalet, ukalalık, rant yarışı başladığında havalimanının yapılacağı yer konusunda bilimsel gerçeklerle karşı çıkanları “hainlikle” suçlayanlar, katil değil de nedir?
Üstten kurumuş Amik Gölü ortasına havalimanı yapılması konusunda ısrar etmek, akıl tutulmasından öte insanlık tutulması olsa gerek. Son uydu fotoğrafı üzerinden yapmış olduğum incelemede HATAY Havaalanı Pistinde 90 (doksan) üzerinde tamirat yapılmış. Toplam uzunluğu 3.000 mt. olan pist üzerinde tarifeli seferlerin inişine engel olabilecek 022 iniş istikametine yakın beş büyük onarım yeri var. 198nci, 393ncü, 487nci, 681nci, 1079ncu mt. lerde. 004 iniş istikametinde ise 196ncı mt. de inişe engel olabilecek küçük onarım yerinden sonra CASA CN-235 uçağının tam yüklü olması halinde dahi iniş yapabileceği minimum 1371 mt., inişe müsait hafif hasarlı 820 mt. lik pist bölümü var.
CASA CN-235 uçaklarından Türk Silahlı Kuvvetleri envanterinde 41 adet var. Bakım-onarım, FASBAT (Fabrika Seviyesi Bakım) hariç muhtemelen 35 adeti her an için göreve hazır olsa gerek. Bu uçakların tam yük ile iniş mesafesi 645 mt., tam yük kalkış mesafesi 860 mt. Her şey bir yana CASA CN-235 uçakları sadece hazırlanmış pistlere değil düz arazilere de iniş kalkış yapabilme kabiliyeti olan bir uçaktır.
Kısa ve net olarak diyebilirim ki Hatay Havalimanı, operasyon saat 07.00’de başlamış olsa, en geç 06 ŞUBAT 2022 günü saat 12.00’da CN-235 uçaklarının rahatlıkla iniş kalkış yapabileceği hale getirilebilirdi. İniş kalkış arası geçen süre 30 dakika olsa 06 ŞUBAT 2022 günü saat 24.00’a kadar 24 CN-235 sortisi yapılabilir ve 720 nitelikli-profesyonel Arama Kurtarma Personeli bölgeye sevk edilebilir, dönüşte de sedyede 300, oturarak 700 yaralı tahliye edilebilirdi. Ki, Türk Silahlı Kuvvetleri envanterindeki 30-33 personel taşıma kapasiteli 11 adet CH-47 çift pervaneli helikopterlerin Hatay Havalimanı’na inip kalkması için hiçbir kısıt da söz konusu değildi.
HAVA KUVVETLERİMİZİN GÖZ BEBEĞİ İSTİHKÂM İNŞAAT TABURLARI
1nci Taktik –Eskişehir-, 2nci Taktik –Diyarbakır- Hava Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde birer İstihkâm İnşaat Taburu vardır. Asli görevleri, afet-harekât-savaş esnasında tahrip edilmiş pistleri en fazla 3 SAAT içinde harekâta hazır getirebilmektir. Bu taburlar, iş makineleri yanlarında olsun ya da olmasın bu görevi, görev yapacakları yerin imkân ve kabiliyetlerini kullanarak yerine getirebilecek bilgi-deneyim ve donanıma sahiptirler. Yani, Diyarbakır 2nci Taktik Hava Kuvvetleri Komutanlığı bünyesindeki 2nci İstihkâm İnşaat Taburu 4 sorti CN-235 uçuşu ile Hatay Havalimanına gönderilir ve Hatay Havalimanı pisti en geç saat 12.00’da tüm uçaklar için uçuşa-iniş/kalkışa hazır hale getirilebilirdi.
HATAY’A YARDIM NEDEN GECİKTİ YA DA GECİKTİRİLDİ?
Kahramanmaraş merkezli deprem bilgisi AFAD üzerinden Ankara’ya 04.30 civarı ulaşıyor. 05.00 civarı ise bölgedeki askeri birliklerin komutanları yıkım boyutu bilgisini MSB Hulusi Akar’a bildiriyor. Eş zamanlı olarak Kuvvet Komutanları da bilgi sahibi oluyor. Bölgedeki tüm havalimanı ve kolaylıklarının durumu sürekli olarak 2nci Taktik Hava Harekât Merkezi tarafından takip edilip Ankara’ya Hava Kuvvetleri Harekât Merkezi’ne bildirildiğine göre 2nci Taktik 2nci İstihkâm İnşaat Taburu neden Hatay Havalimanı’na sevk edilmiyor? İhmal mi, neme lazımcılık mı, kasıt mı var? Ya da sevk edilmek istenmesine rağmen biri ya da birileri “Hayır!” mı dedi? Ya da Memduh Bayraktaroğlu tarafından aktarılan olaylara göre, Hatay’a gönderilmek istenen 2nci İstihkâm İnşaat Taburu unsurları, diğer askeri birlikler gibi küfür-kıyamet geri mi çevrildi? Neden?
Şimdi soruyorum. Hatay hepimizin “Şahsi Meselesi” değil midir? Antakya merkezli ilimize HAT-AY ismi Atatürk tarafından neden 1936 yılında verilmiştir? Nikola TESLA için 3,6,9 numaraları çok önemli ve değerlidir. Atatürk’ün de numarasının “1” olduğu ifade edilir. Dahası TESLA ile ATATÜRK görüşmesinde TESLA, Antakya konusunda, özellikle TİTUS Tüneli hakkında ATATÜRK’e neler söylemiştir?
Gün gelecek kimin ne yaptığı, kimlerin neler yapmak istediği, belki de kimin/kimlerin yapılanlara, yapılacaklara engel olduğu ortaya çıkacaktır. Ve HATAY’a geç müdahale edilmesi ya da geç müdahale ettirilmesi konusu aydınlatılacaktır. Sonrası, çok yaratık, yanacaktır. Her ne olursa olsun HATAY konusu, kurucu iradeye saygılı ve bağlı, vatanını-milletini-bayrağını sevenler için sonsuza dek “Şahsi Mesele” olacaktır.
Bu satırları şu soru ile bitirmek gerekir. Küresel çetenin en kullanışlı elemanının inine bebelerimiz-çocuklarımız, deprem bölgelerine gidilmeyen/gidilemeyen günlerde mi kaçırıldılar? Bu sorunun yanıtı Türkiye’de çok şey değişecektir
Hasan Hüseyin Memiş
Yeni Bir Ücret Teklifi – III
Bu konudaki üçüncü yazım. Gerekçeleri konusunda “kaşar bürokratlar” ve “sapkın siyasiler” dışında hemen herkes mutabık. Aslında sorun da burda nasıl mı? Ki gidişat da milletin köleleştirilmesi sürecidir. Bu konuya daha sonra tekrar değinmek istiyorum ama öncelikle kendi değerlerimizin söylemlerini dikkate alalım derim.
ŞEREFLENMENİN KAYNAKLARI
FARABİ ve İbn HALDUN’un üzerinde anlaştıkları konulardan biri; şerefli devletlerdeki şereflenme şekillerinin ikiye ayrılmasıdır. Bunlardan ilki, ‘ailelerinden ve köklerinden aldıkları şerefi geldikleri makama taşıması ve o makamı şereflendirerek erdemli davranış içinde olmalarıdır. İkincisi ise, aileden ve köklerinden bir şey almaksızın gelen insanların oturdukları makam ile şeref bulmalarıdır. Birinci tip insan ‘soylu’, ikinci tip insan ise ‘sonradan görme’ olarak adlandırılabilir. Yani soyluluk maddi temellere değil, erdem ve köklülüğe, soysuzluk ise erdemsizlik ve sonradan görmüşlüğe oturtulmaktadır. İkinci tip insanların devlet yönetiminde ağırlık kazanması, o devletin vasfını belirlemekte, daha doğrusu vasıfsız, bayağı devlet haline gelmesine neden olmaktadır’.
Bu aşamada FARABİ, ikinci tip insanların elindeki devletin ‘tiranlık’ haline gelmesinin kaçınılmaz olduğunu belirtmektedir. Tiranlık ise iki kanatlıdır. Birincisi, iç dinamiklerin devleti tiranlık haline getirmesi ki bu tiranlık her an alaşağı edilebilir (iç tiranlık). İkincisi ise, dış güçlerin devleti tiranlık haline getirmesidir ki (dış tiranlık) bu tiranlığı çökertmek zorlaşmaktadır. Bu tespit Günümüz gerçeklerini ne kadar da güzel açıklamaktadır.
Bunlara ilave olarak dış güçlerin devleti tiranlaştırma çabalarına, iç dinamiklerin de destek vermesi en şiddetli tiranlık olarak ortaya çıkmaktadır. Ki bu durumda İ.İNÖNÜ’nün: ‘Ne zamanki namuslular, namussuzlar kadar cesur olur; o zaman ülke yaşanabilir ve mutlu olunabilir hale gelir’ vecizesi son derece önem kazanır.
KÖLELİK
Yani tabandan gelecek büyük bir eylem devleti ‘tiranlık’tan kurtarır. Aksi taktirde halk, özgür görünüm altında iç ve/veya dış güçlerin, ya da hem iç, hem de dış güçlerin gizli kölesi olmak durumundadır. Kölelik doğuştan köle genleriyle doğmak ve melezleşmek ile mümkündür. Ari soy köleleşmez. Amerika’da Kızılderili yerliler köle olmamışlardır. Ancak Afrika’dan götürülen zenciler kölelikten hiç kurtulamamıştır. Kölelik bile, edilgenliğimizin yanında meziyet haline gelmiştir.
Tabii ki burada önemli bir yol ayrımı vardır. Türkler asla köle olmazlar ama soyu Türk de olsa “kula kul” olmayı içselleştirmiş olanların “köle” olmaya “yay yüklü” olduğunu ifade etmemiz gerekir. Ülkede şu an yaşanan, bir türlü köle olmayı kabul etmeyenlerle,”köle olun da mutlu olalım” diyenlerin mücadelesidir.
ARİSTO, EFLATUN, FARABİ ve İBN-İ HALDUN
ARİSTO da EFLATUN, FARABİ ve İbn HALDUN aynı noktada birleşebilmiş düşünürler konumundadırlar. Şöyle ki: ‘Mutluluk tek başına istenilen en yüce iyiliktir; ve siyaset bilimi, bir devletin vatandaşı olarak insanın kendi mizacıyla uyum içerisinde nasıl mutluluğa ulaşabileceğini’ (i) öğretmek üzerine kurulu eserler her dördünün de kitabiyatında temel oluşturmaktadır.
Sonuçta ‘siyaset’ insanı ‘insan-ı kâmil’ yapmak amacıyla beşeri eylem ve alışkanlıkları inceleyen ulvi bir bilimdir. Yoksa, ‘NE OLURSA OLSUN da İKTİDAR BENİM OLSUN’un yolu değildir. Bunun için de en temel unsur ‘eğitim ve öğretim’dir. Öğretim maddi unsurlara, maddi unsurların iletişim yoluyla transferine bağlı olmasına rağmen eğitim, hem maddi hem de manevi unsurları içeren, yani örnek alma yoluyla ‘İnsan-ı kâmil” olma yönüne insanı yaklaştırması açısından manevi unsurlar içermektedir. Eğitimde de erdem ve sanatların detaylı tasviri ve özümsenmesi yoluyla sağlanabilecek temel değerlenmedir. Bu konuda dörtlü grubun içinde İbn BACCE ve İbn RÜŞD de yer almaktadır.
Devlet adamlığı vasıflarının belki de en önemlisi durumuna yükselen mükemmel erdem ile desteklenmiş eğitim ve öğretim, devlet adamlarına yönetilenleri ikna etme kabiliyetini kazandıran en önemli husustur. Erdem temelinden yoksun ikna çabaları boşlukta kalacağından, ikna uçuculuk vasfına bürünecek ve yönetenlerle yönetilenler arasında güvensizliğin boyutları büyüyecektir. Bu ise, devletin dibine konulan en büyük tahrip unsurudur.
FARABİ bu aşamada EFLATUN’dan daha ayrıntılı olarak kolektif devleti, peşine düşülen amaca göre gruplandırır. Bunlar:
İhtiyaç Devleti: ‘Vatandaşların zaruri ihtiyaçlarının karşılanmasını’ (doyma, barınma, güvenlik, cinsel) amaçlayan ve vatandaşların bu konuda birbirlerine yardımcı oldukları devlettir.
Aşağılık Devlet: ‘Burada yurttaşların sadece servet, zenginlik uğruna erdemi bir kenara bırakarak birbirleriyle mücadele ettikleri, devletin en tepesindeki yöneticisinin’ de bu düzen içinde yer aldığı devlettir.
Rezil Devlet: ‘Vatandaşların şehvet, kumar ve en aşağılık unsurlarla eğlendiği, eğlenceden başka bir şey düşünmediği’, eğlenmeyi düşünmeyenlerin de değişik kanallarla bu oyuna alet edildiği devlettir.(ii)
Cahil Devlet, üç seri devlet ile belirginleştirilir. Bu, Eflâtun’un devlet tiplemesine Farabi tarafından ilave edilmektedir.
Fasık Devlet: Vatandaşları ideal devletinkiler gibi doğru inanç ve akidelere sahiptir, fakat davranışları ‘Cahil Devlet’ler’in vatandaşlarınınkiler gibidir. Gerçek mutluluğun ne olduğunu bildikleri halde, onu elde edemezler.
Değişmiş Devlet: Adından da anlaşılacağı gibi, bir değişiklik geçirmiştir. Başlangıçta o, görüş ve eylemleriyle ideâl bir devlettir, ancak daha sonra dışarıdan farklı görüşler gelmiştir. Doğru görüşleri dışarı kovmuştur. Ve vatandaşların eylemlerinde bir değişikliğe yol açmıştır.
Sapkın Devlet: Görünürde ideal bir devlet gibidir, fakat vatandaşları Tanrı, faal akıl ve mutluluk hakkındaki görüşlerinin doğru olduğunu sandıkları halde, aslında yozlaşmış inançlara sahiptirler.”
İbn Rüşd ise tüm açılımlarında erdem, cesaret, itidal ve adaleti esas almaktadır. Erdemsiz cesareti canilik, cesaretsiz erdemi sünepelik, itidalsiz insanlığı basiretsizlik olarak yorumlamakta ve bunların hepsinde adaleti, temel olarak görmektedir.‘Devlette ise adaleti, hakkaniyet ve denetleme'(iii) olarak ortaya koymaktadır.
Kısaca ülkemizde çalışanların -ücretliler-maaşlılar- durumlarının düzeltilememesinin ayrıntılarını buraya kadar açıklamaya çalıştım. Ancak, vatandaşların “Hak verilmez, alınır” diyerek taleplerini daha sert dile getirmesi zaruridir.
Siyasiler asıl değil, vekildir. Ama ülkemizde vekiller asılın haklarını gaspetmekten zerre geri durmazlar. Asılların, vekilleri azletme yetkisi de hakkı da vardır. Ama bu yetki ve hakkı kullanabilmek için insanların çekirdek aile çevresinden başlamak üzere, yakın ve uzak çevresi ile mücadeleye girip kazanması zorunludur. Bu konuda Anayasal düzenlemeye de ihtiyaç vardır. Örneğin, seçme hakkına sahip olanların belli bir yüzdesinin vereceği oylarla “Erken Milletvekili ve Başkanlık Seçimi’nin yenilenmesi gibi. -Örneğin Seçmenin % 20’sinin dilekçe ile talebi-
Devam edecek…
i ORTAÇAĞ’DA İSLAM SİYASET DÜŞÜNCESİ -E.I.J.ROSENTHAL-1996-SAYFA 180,181
ii ORTAÇAĞ’DA İSLAM SİYASET DÜŞÜNCESİ -E.I.J.ROSENTHAL-1996-SAYFA 195
iii ORTAÇAĞ’DA İSLAM SİYASET DÜŞÜNCESİ -E.I.J.ROSENTHAL-1996-SAYFA 274
Iv DİKEN-HÜKÜMET SİSTEMLERİ-H.HÜSEYİN MEMİŞ- 2007-SAYFA 100-103
-
Siyaset4 ay ÖnceCeyhun Atıf Kansu Caddesi’nin Adı “Sinan Ateş” Oldu
-
Gündem4 ay ÖnceAnkara’nın Suyunu Kim Çalıyor?
-
İlçe Haberleri3 ay ÖnceHaymana’nın OSB Hayali Gerçek Oluyor
-
RESMİ İLANLAR4 hafta Önce
Mamak Belediyesi 23 Nisan Kutlaması
-
RESMİ İLANLAR4 hafta Önce
Etimesgut Belediyesi 23 Nisan’ı Kutladı
-
İlçe Haberleri5 ay ÖnceAnkara-Polatlı Yol Ücreti 145 TL Oldu
-
Gündem4 ay ÖnceAnkara Pazarcılar Odası Başkanı Yanlış Anlaşılmış!
-
Gündem5 ay ÖnceAnkara Lokantacılar Odası’nda Başkanlık Yarışı Kızışıyor:

