Yazarlar
Ulus ve Etnisite
Suriye’de iktidar ve rejim değişse de devletin adı Suriye Arap Cumhuriyeti olarak kaldı. Görebildiğim kadarıyla Türkiye Cumhuriyeti isminden rahatsız olanlar ve “demokratik cumhuriyet” adı altında yeni bir kimlik dayatanlar Suriye’de devletin adında geçen “Arap Cumhuriyeti” ifadesinden rahatsız olmadılar. Buna karşılık “Türkiye Cumhuriyeti” ifadesindeki Türkiye, özel olarak “Türk” ifadesinden hayli rahatsızlar.
Suriye örneği bir başka açıdan da önemli: Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlar topluluğunun ulus olma, devletin ulusal kimliğe dayalı özelliğini ortadan kaldırmaya, Türk, Kürt ve Arap etnisitesine dayalı toplum ve devlet haline getirmeye yeminli olanlar ilginç biçimde Suriye’de Arap (%74), Kürt %11,7), Türkmen (%8,6) etnisitesine dayalı devleti talep etmediler. Bunu talep etmezken Suriye’nin yeni haliyle “ulus devlet” olduğunu da söylemediler. İstense de elbette aşiret ve etnisiteye dayalı Suriye, bu haliyle “ulus devlet” olamaz. Ulus ve etnisite arasında ayrım yaptığımızda Suriye hakkındaki bu saptamamın daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum.
Suriye’nin yeni yönetiminin işbirlikçileri Arap etnisitesini çoğunluk, diğerlerini ise azınlık konumunda ele aldılar ve buna göre Suriye’nin toplumsal yapısını düzenlemeye çalıştılar. Kürtler, Türkmenler, Çerkesler tıpkı gayri müslimler (Ermeniler, Süryaniler vs) gibi azınlık oldukları için kendi kimliklerini koruma noktasında haklara sahip olabilir, bunun dışında haklarının olmayacağı ilan edildi. Yurttaş eşitliğine dayalı ulus olmak yerine kimliklerin eşitliğini esas aldılar.
Etnik kimliklerin oluşum biçimi dikkate alındığında kimlik içi eşitlikten de söz edilemez. Kısacası Suriye için kabul edilen yurttaşlık modeli, tamamen çoğunluk-azınlık esasına dayanan Türkiye’deki gibi sadece inanç ile sınırlı kalmayan (Lozan, devlet kimliğini laikliği de öngörecek biçimde inanç esasına göre tanımlamıştı) etnik bir yapılanmadan ibaret.
Yine dikkat çeken noktalardan biri “terörsüz Türkiye” açılımıyla dillendirilen “Müslüman millet” düşüncesi Suriye için de akla getirilmedi. Türkiye’ye “demokratik cumhuriyet” adı altında dayatılmak istenen “din ulusu/milleti”, Suriye için bu talebin sahipleri tarafından dayatılmadı.
Suriye halkının %87’si Müslüman, %10’nu Hristiyan, %3’ü ayrı bir din olduğu düşünülen Dürzilerden oluşuyor. Müslüman çoğunluk da iki mezhebe ayrılıyor. Çoğunluk içinde çoğunluk olan Sünniler, nüfusun %72’sini, %15’ini de Şiiler (Nusayri, Caferi ve İsmaili) meydana getiriyor. Müslüman çoğunluğa rağmen (ki Müslüman çoğunluk, etnik grupların da -Arap, Kürt, Türkmen, Çerkez- büyük çoğunluğunu oluşturuyor) Suriye devleti, bir ümmet/din ulus devlet olarak tanımlanmadı. Suriye Cumhuriyeti, Müslüman Arapların, Kürtlerin, Türkmenlerin ve Çerkezlerin devletidir denmedi. Suriye Cumhuriyeti devleti “Arap Cumhuriyeti” olarak tanımlandı.
Suriye üzerinden bu uzun girişi yapmamın nedeni önümüze konulacak olan yeni Anayasa hakkında yapılan konuşmalarda geçen “demokratik cumhuriyet” ve yurttaşlık tanımı için Türk, Kürt ve Arap ümmeti ifadelerine dikkat çekmek ve bu yazıda “ulus” ve “etnisite” kavramlarının birbirinden ne kadar farklı olduğunu ortaya koymak.
Konunun kapsamı ve güncelliği bir arada düşünüldüğünde bir yazıda konuyu tüm yönleriyle ele almanın zorluğu ortada. Çünkü ulus, ulusçuluk, etnisite, üzerine literatür gelinen kavram kargaşasına boğulmuş durumda. Charles Tilly (1929-2008) gibi bazı araştırmacılar, sosyologlar “ulus” kavramını son zamanların en kafa karıştırıcı kavramı olarak nitelediler[1]. Benzer durum etnisite kavramı için de geçerlidir. O nedenle karşılaştığımız sorunları, bu sorunları ortaya çıkaran toplumsal olguları adlandırırken, olgunun özelliklerini nitelerken kullandığımız kavramlar arasındaki ayrımlara dikkat etmeliyiz. Tanımlamalardaki belirsizlikler, kavramların kapsamlarının ortaya çıkardığı sınırları görmemek, düşünsel bir kaosu tetikler ve oradan isteseniz de bir anlaşma çıkmaz. Duyguları tetikleyerek yaratılan kimlikler eninde sonunda duygu sahiplerinin hapishanesi olur.
Uzun zamandır ülkemizde “ulus/millet” kavramı tarihsiz bir kavrammış gibi bir iki kişinin keyfiyle (ki bu kişi çoğunlukla Atatürk olmakta) topluma dayatılmış bir kavram olarak ele alınmakta, öyle gösterilmekte. Bu anlayışa göre ulus demek, Türk demek, Türkleşmek demek. Bunun sonucu ise Türk kimliğinin dışında kalan kimliklerin (bu arada dini kimlik de dahil) başta Kürtlerin kendi kimlikleri etrafında toplumsal yaşamı örgütleme hakkının yok sayıldığı iddia edilmekte. Doğal olarak da Kürtler (tabii diğer etnik kimlikler Çerkezler, Araplar, Arnavutlar, Rumlar, Ermeniler, Lazlar, Gürcüler vb) asimile edilmekteler. Sözde bu ulus karşıtı söylem sahipleri kullandıkları kavramlarla “Türk uluslaşmasını” da etnisite biçiminde ele almaktadırlar. Bunlara göre Türk olmak, Kürt olmayı ortadan kaldırmaktadır. Bunun doğru olmadığı Türkiye’nin ulus devlet olma yolculuğunda bugünkü durum ortaya koymaktadır.
Kimlikler üzerinden çok sayıda sorun yaşandığı doğru olsa da bunun ulus olmakla ilgisi bulunmuyor. Örneğin Kürt tarihi yazanların Osmanlı döneminde de Kürtlerin isyanından bahsetmekteler. Osmanlının kimlikler üzerindeki hâkimiyeti tabii olma üzerineydi. Yurttaş özgürlüğü, yurttaş eşitliği, yurttaşın doğal hakları, yönetime katılma düşüncesini içermemekteydi. Bugün de ulus ile etnik kimlikler arasında karşılaşılan sorunlar, ulusun tarihsel olarak var olmadığı dönemlerde de bulunmaktaydı. Tarih, tarih sahnesinden çekilmiş etnik kimlerden çokça bahsetmektedir.
Ulus ve Etnisite[2] Farkı
Ulus, etnisite, halk, devlet gibi kavramlar arasında dikkatli bir ayrım yapmak gerekir. Bugün çoğu sorunumuzun kaynağı özellikle ulus ile etnisite arasındaki ayrımın kaldırılmış olmasından kaynaklanıyor. Millet ve milliyet ayrımı bazı sol yayınlarda görülmekte. Özellikle “Türk ve Kürt milleti/ulusu ve çeşitli milliyetlerden Türkiye halkları” gibi ifadeler görmekteyiz. Bu türden saçma ifadelerde bile kategorik olarak ulus ile ulus öncesine denk düşen topluluk arasında bir ayrım yapılmak istendiği görülmekte.
Etnisite, ulus öncesi homojen bir toplumu ifade eder. Bir ortak ata inancı vardır. Bu nedenle etnik siyasi hareketlerin ortak yanı ilkselci olmalarıdır. Kendilerini tarihsel kökler üzerinden tanımlarlar. Kabul edelim ki insan etnik bir varlık olarak doğar. Ulus ise olunur. Atatürk bunu veciz biçimde ortaya koymuştur. Esas olan Türk olmak değil Türküm diyebilmektir. Ulus, bireyi doğumla kazandığı kimlikler yerine yurttaş olma, doğal haklara sahip olma üzerinden tanımlar. Etnisite, doğal, seçim konusu olmayan bir toplum iken ulus, baştan siyasi bir toplum olarak var olur. Etnisite, dışarıdan ya da birlikte yaşanan ama farklı olanı içine almaz. Oysa ulus, kendisini bir etnik kimliği dönüştürerek var ettiğinden farklı etnik kimlikleri de içine alır[3].
Ulus yurttaş topluluğu olsa da aynı zamanda birlikte yaşama arzusunu ifade eden bir “ruhtur”. Bu ruhun devamlılığı ancak Renan’ın ifade ettiği gibi “her sabah yapılan bir referandum”[4]u gerektirir. Ulus siyasal topluluk olarak bütün yurttaşların siyasal olana katılımını esas alan, her bir yurttaşı eşit kabul eden toplumdur. Ulus etnik kimliğin aşılmasıdır. Böyle bir toplum olma hem bir araç hem de uğruna sürekli mücadele edilmesi gereken amaçtır. Örneğin ülkemizde laiklikle dini aidiyetler aşılmaya çalışılır. Resmi dil yoluyla, eğitimin bilimsel, laik, ilköğretimde zorunlu ve kamusal olması her türlü etnik farklılığın aşılmasını amaçlar. Burada dil, daha önce bir etnik grubun dili olsa da standartlaştırılarak, konuşma dilinden devletin yazı dili haline getirilerek etnik özelliklerinden önemli ölçüde arındırılır. Ulusun dili etnik kökenine rağmen demokratik toplumun kurulmasının temel aracıdır. Ulusun bütün üyeleri, aynı dili kullanarak ulusun üyesi haline gelirler. Ulus bir devlette, belirli sınırlar içerisinde yan yana yaşayanların birliği değil, birlikte yaşayanların birliği olarak var olur.
Ulusu, etnisitenin basit bir devamı veya Türkiye’ye yeni don biçmeye çalışanların yaptığı gibi etnik kimliğe indirgemek doğru değildir. Etnik kimliğin aşılması olarak ulus, etnik kimliği ortadan kaldırmaz, sadece bu kimlikleri kendine rakip yapmaz.
Dominique Schnapper’ın çalışmaları ulus ve etnisite arasındaki ayrımı tartışmaya yer bırakmayacak açıklıkta vermektedir. Onun ulusu “yurttaşlar cemaati” olarak ele aldığı kitabındaki bilgilerden yola çıkarak ulus ve etnisite arasındaki ayrımı tablo halinde şöyle gösterebiliriz[5]:
| Ölçütler | Etnisite | Ulus |
| Toplumsal yapı | Verili, doğal | İradi, siyasal |
| Bağ türü | Duygusal-kültürel-tarihsel | Hukuki-siyasal (yurttaşlık) |
| Siyasal niteliği | Genellikle siyaset-öncesi veya ulus öncesi etnik canlanma | Tam siyasal proje ve egemenlik |
| Açıklık /Kapalılık | Kapalı eğilimli, doğuştan aidiyet | Açık ve kapsayıcı |
| Amaç | Kültürel mirası koruma, kimlik olarak tanıma | Etnik farkları aşarak ortak gelecek yaratma |
| Örnek | Kabile, Aşiret, dil/inanç topluluğu | Fransız tipi yurttaşlar birliği |
Schnapper, taploda yer alan ölçütleri kitabının değişik yerlerinde ifade etse de şu cümlesi yukarıdaki tablonun ifade ettiklerini aşağı yukarı içermektedir:
“Etnik topluluğu ulustan ayıran bir nitelik farkıdır. Etnik topluluk ya da (Geertz’in terimine göre) konünalizm, doğa gereği bir şey, verili bir şeydir; oysa ulus, içerisinde, ortak çıkar düşüncesine dayanan tartışmalar ve yasalara saygı yoluyla topluluklar arasındaki farklılıkların aşılmaya çalışıldığı bir siyasal alanın oluşmuş olmasını gerektirir. Görmüş olduğumuz gibi etnik topluluğu ulustan ayıran şey sayı değil insanları birleştiren bağın yapısıdır.”[6]
Ulus, etnisiteden farklı olarak siyasal topluluğu bir toprağa, vatana bağlar. Örneğin, Türk etnisitesinden olan birçok topluluk, Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk ulusunun üyesi değil. Onların Türklüğü etnik Türklüktür. Tıpkı diğer etnik gruplar gibi Türkiye Cumhuriyeti’nde yurttaşlık kazandıklarında Türk ulusunun üyesi olurlar.
Ulus, kendini var etmek için devlete ihtiyaç duyar. Devlet kurumları ulusun tarihsel devamlılığını sağlar[7]. Bunların başında da okul gelir. Okul sınırlı bir gruba başta aileye, sonra yakın çevresine bağlı olan çocuğa, okul ile ulusa üye olmanın, büyük toplumun parçası olmanın araçlarını kazandırır.
Buraya kadar genel olarak etnisite ve ulus arasındaki ayrımı vermeye çalıştık. Şunu belirtmeliyim ki Türkiye’nin uluslaşmasını durdurmak, var olan Kürt sorunuyla, ulusal kimliğin geriletilmesi, zayıflatılması hatta ortadan kaldırılması çözüm değildir. Ulus kimliğini geriletmenin, alternatifi kaçınılmaz olarak birlikte yaşama değil yan yana yaşamadır. Nitekim özyönetim gibi alternatif yönetim biçimleri yan yana yaşama talebinin ortaya koyduğu öneridir. Yan yana yaşama bir tür Balkanlaşmaktan çok bugünkü anlamda Lübnanlaşmaktır.
Dikkat edilirse Kürt sorunu etrafında konuşanların ve Kürtlerin farklı statü kazanması gerektiğini söyleyenlerin ısrarla kürdün özgürlük ve eşitlik arayışından bahsetmemektedirler. Bahsettikleri şey kimlik eşitlenmesidir. Oysa ulus fikri yurttaş eşitliği, her bir bireyi merkeze alan ve doğal haklar etrafında eşitleyen bir taleple var olur.
[1] Anthony D. Smith, Milliyetçilik/ Kuram, İdeoloji, Tarih,(Çev: Ümit Hüsrev Yolsal) s.21, Atıf Yayınları, 2013, Ankara.
[2] Etnisite, etnik grup son yıllarda yaşanan göçler nedeniyle önem kazanmış olsa da ulusu önceleyen toplumsal grup olarak ulus ve ulusçuluk araştırmalarında yer almıştır. Göçler nedeniyle etnik grup, doğal grup olmaktan içinde yer alınan büyük toplumun azınlık olan parçasını ifade eder ve biraz da dışlayıcı bir anlamda kullanılır. Örneğin Hindistan içinde yüzlerce etnik gruptan birinin üyesi olabilirsiniz. İngiltere’de iseniz etnik köken olarak Hintlisinizdir. Sizin Hindistandaki aidiyetinizi aşan yeni bir etnik kimlik kazanmış olursunuz. Bu etnik kimliklerin aynı zamanda oluşmaya devam ettiğinin de bir kanıtıdır.
[3] Dominique Snapper, Yurttaşlar Cemaati (Çev: Özlem Okur), s.116, Kesit Yayınları, 1995, İstanbul.
[4] Ernest Renan, Ulus Nedir?, (Çev: Gökçe Yavaş) s.51, Pinhan Yayınları, 2016, İstanbul. Cümle tam olarak şöyledir: “Bir ulusun varlığı (metaforumun kusuruna bakmayın) her gün yapılan bir referandumdur, aynı bireyin varoluşunun hayatının devamlı doğrulanışı olması gibi.”
[5] Dominique Schnapper, Yurttaşlar Cemaati/ Modern Ulus Fikrine Doğru (Çev: Özlem Okur) Kesit Yayınları, 1995, İstanbul.
[6] Age, s.113
[7] Age, s.128
Yazarlar
Cumhuriyeti Cumhuriyetçileştirmek!
Tarih kader değildir. Dünyanın ve ülkemizin yaşadığı sorunlar, büyük ölçüde bu sorunlar karşısında siyaset kurumunun ürettiği çözümlerin, tercihlerin, zorunlulukların sonucudur.
Toplumsal kurumlar önemlidir ama düzenleyici kararlar alması nedeniyle siyaset kurumu daha bir önemlidir.
Her toplum, devlet ve yurttaşların ortaklaşa belirleyip uyguladığı bir dizi ekonomik ve siyasal kuralla işleyişini sürdürür. Kimlerin nasıl eğitim görmesi gerektiği, tasarruf edip yatırım yapmak, yeni teknolojiler geliştirmek ve bu teknolojileri yaşamın parçası yapmak, teşviklerle bunu düzenlemek, insanların yaşamını hangi ekonomik kurumlarla sürdüreceğini belirlemek siyasal örgütlenmenin görevidir. Siyaset kurumu, toplumu düzene sokmak ve idare etmek için devlet gücünün meşru kullanımının garantisidir.
O nedenle bugün yaşanan sorunlardan çıkış arıyorsak siyaset kurumuna odaklanmalıyız.
15. yüzyıldan itibaren dünya modernleşme dediğimiz süreci yaşıyor. Geride bıraktığımız 500 yıl, kendisinden önceki çağlarda görülmeyen birçok olayları, siyasal devrimleri, sanayi devrimi dediğimiz gelişmeleri ortaya çıkardı.
Bu devrimler döneminde siyasal gücü elinde tutanlar, büyük değişime uğradılar. Değişimin yönü her zaman siyasal gücün, hakların belli ellerde toplanması değil yaygınlaştırılması, tabana yayılması esasına dayanır. Daha da önemlisi siyasal gücü elinde bulunduranlar yurttaşlara karşı sorumlu, onların taleplerine duyarlı, ortaklaşa paylaşılan değerleri çoğaltan, herkesin yaşam düzeyini yukarı doğru çekmeye çalışan bir nitelik kazandı.
Bu değişimin, öyle kolay olduğu söylenemez.
Dünya üzerinde sadece 20. yüz yılda 250 milyondan fazla insan isyanlar, savaşlar sonucunda yaşamını yitirdi. Buna rağmen insanların özgürlük, eşitlik, kardeşlik arayışı devam etmekte. Çünkü siyasal gücün, tabana yaygınlaştırılmasına, bu gücü elinde bulunduranların geniş halk kitlelerine karşı sorumlu olmasına direnen, insanların hak, özgürlük, adalet, eşitlik arayışına ihanet eden siyasal yapılar, organizasyonlar her zaman bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle özgürlük, eşitlik, kardeşlik mücadelesi daima aktif yurttaşlığa dayanmak durumundadır. Aktif yurttaşlık özgürlük ve eşitliğin kazanılması kadar özgürlük ve eşitliğin sınırlarını belirlemek açısından da önemlidir ve gereklidir.
500 yıldır yaşanan değişim, toplumların yaşadığı sorunları büyük ölçüde yerel olmaktan çıkardı. “Kelebek etkisi” bugünün dünyasını iyi anlatan kavramlardan biri. Dünyanın doğusundaki bir kelebeğin kanat çırpışı, bütün dünyayı dolaşan bir kasırgaya neden olabilir görüşü haklıdır.
Bugün görülmeyen, görülmek istenmeyen küçük değişiklikler yarın karşımıza büyük sorunlar olarak çıkabilmekte. Ayrıca bugünkü çözümlerimiz yarınki sorunlarımız olabilmektedir. Dolayısıyla her olayı, durumu, zamanında kavramak, geçerli ve güvenilir bilgilere dayanan çözümler üretmek gibi bir sorumluluğumuz var.
İnsanlığın 500 yıllık büyük mücadelesinde bilim ve teknoloji olarak karşımıza çıkan bilimsel bilgi üretme biçimini benimsemek ve durmaksızın ileriye taşımak durumundayız. Çünkü hak, özgürlük, adalet, eşitlik arayışımız ancak güvenli ve insanca yaşamımıza imkân tanıyan refah düzeyi ile mümkündür ve sonuçta bu mücadelenin kazanacağı, koruyacağı, güçlendireceği, vazgeçemeyeceği yalnızcainsan onurudur. Onurlu yaşamın olmadığı yerde birlikte yaşama arzusunun olması mümkün değildir. Ağlayan anaların, işsiz gençlerin, işkenceye uğramış insanların, hakkı gasp edilmiş insanların neden vatan sevgisi olsun, neden birlikte yaşadığı insanlara sevgi hissetsin. Onlarla neden birlikte yaşama arzusuna sahip olsun? Yurttaşına onurlu yaşam imkanı verilen yerdir, ülke, vatan. Uğruna mücadele edilecek olan orasıdır.
Hastalıklarla mücadele etmek, depremlere karşı dayanıklı evlerde oturmak, içilebilir su kaynaklarına sahip olmak, her gün üretilen bilgiden sağlıklı biçimde haberdar olmak, en önemlisi birlikte yaşayabilmek için güvenli yaşama sahip olmak… Onurlu yaşamın ilk koşulu güvenli yaşamdır. Güvenli yaşam temel hakların kullanılabildiği bir toplumsal düzene sahip olmak demektir. Böyle bir düzeni kurmak, geliştirmek, devam ettirmek birinci derecede siyaset kurumunun görevidir. İnsan ve yurttaş hakları bakımından güvenli yaşam doğal olarak insanca yaşamak için belli bir refah düzeyini gerektirir. İnsanın onurunu koruyabilmesi açısından bu vazgeçilmez ikinci koşuldur. Bugüne kadar neoliberal ve mutlak anlamda sosyalist politikaları savunanlar, insan onurunu koruyan istikrarlı ve güvenli bir toplum yaratamadılar. Bize gerekli olan bu politikalardan cumhuriyetçi politikalar yoluyla ayrılmayı başarmak, sorunları çözebilmektir.
Ülkemiz özelinde söylersek cumhuriyetimizi cumhuriyetçileştirmemiz gerekir. Yapmamız gereken geleceğin ideal toplumunun peşinden koşmak değil, geleceği öngörerek bugünün sorunlarını çözmek ve yaşayan insanı mutlu ve özgür kılmaktır.
İnsanoğlu, insan onurunu koruyacak, güvenli yaşamı sağlayacak siyasal sistemi eksiklerine rağmen bulmuştur. Bunun adı cumhuriyetçi anlayışın geliştirdiği modern cumhuriyettir. Buradaki temel nokta cumhuriyet değil, cumhuriyetçiliktir. Sosyalizm yoksa sosyalist devlette yoktur. Liberalizmdir, liberal devleti var eden. Cumhuriyeti var eden de onun arka planındaki düşünce örgüsü olan cumhuriyetçilik (republicanism) dir. Bir devletin adının cumhuriyet olması onu doğrudan cumhuriyetçi kılmaz. O nedenle bizim savunmamız gereken cumhuriyet, cumhuriyetçilik üzerinden, cumhuriyetçiler tarafından şekillendirilen cumhuriyettir.
Cumhuriyetçilik, özgürlüğün ancak insanların, tahakküm ve kırılganlık biçimleri de dâhil olmak üzere, mevcut güç akışlarına karşı koyan kamu kurumları aracılığıyla korunabileceğini savunur. Bireyi keyfi uygulamalara, bu uygulamalara neden olan güç odaklarına karşı korur. Bu yönüyle merkezine bireysel özgürlüğü alır. Bu bireysel özgürlüğün ancak eşitlikle sağlanabileceğini ileri sürer. Özgürlük için eşitlik, eşitlik için özgürlük! Cumhuriyetçilik bunun için ulus, halk, kamu, devlet, hükümet kavramları arasında ayrımı öne çıkararak, bireysel özgürlükleri koruyan, kollayan, keyfilikleri önleyen bir anlayışı hakim kılar.
Cumhuriyet, siyasal gücü ve sorumluluğu herkese dağıtabilme gücüne sahip tek yönetim biçimidir. Bugün buna demokrasi, denmesi, cumhuriyet ile demokrasi arasındaki tarihsel farklılığın silikleşmesinden, cumhuriyetin res rebuplica olarak bilinmemesinden çok anlaşılmamasından kaynaklanmaktadır. Oysa demokrasi Platon’dan Hegel’e gelinceye kadar tek başına kötü bir yönetim olarak anlaşıldı. Bunun temel nedenlerinden biri demokrasinin halkı, yoksulları, en alttakileri küçük görmesiydi. Halk, güdülmesi gereken koyun sürüsü ya da bir gemide yolu ve gemiyi kullanmayı bilen dümenciye ihtiyacı olan insanlardı. Demokrasinin önceliğinde ne herkesin özgürlüğü ne de eşitliği olmuştur. Günümüz demokrasisi ise yönetime katılım için sağladığı imkânlarla büyük ölçüde 20.yüzyılın yenilenmiş toplumunun, yeni toplumun icadıdır. Demokrasinin bu kadar önemli hale gelmesi de yoksulların verdiği mücadelelerin sonucunda olmuştur.
İnsan onuruna saldırıların temel beslenme alanı toplumsal, siyasal, ekonomik eşitsizliklerdir. Bugün eşitsizliklerin ayrıcalıklar üretecek biçimde derinleştiği, çeşitlendiği bir dönemde yaşıyoruz. Gelir dağılımında hakça dağıtım istenilen biçimde gerçekleşmemektedir. BM 2023 Dünya Gıda Güvenliği Raporu’na göre Dünyada 828 milyon insanın açlıkla karşı karşıya iken toplamda zor koşullarda açlıkla mücadele eden insan sayısının 3,1 milyara ulaştığı uluslararası raporlarda yer almaktadır. Türkiye’de ise 22 milyon civarında yurttaşımız devletten sosyal yardım almaktadır. Tüketici Hakları Derneği’nin raporuna göre Türkiye’de 16 milyon kişi açlık, 50 milyon kişi ise yoksulluk içinde yaşıyor.
Adalet ve özgürlükleri çoğaltma arayışı, dünyada ve ülkemizde devam etmektedir. Bu durum, düzelme eğilimi göstermemesi nedeniyle aynı zamanda siyasal gücü elinde bulunduranların, sorumlu olduğu yurttaşlara karşı ihanetlerinin de devam ettiğini gösteriyor.
Bu nedenle cumhuriyetçilik mücadelesi nerede olursa olsun zor ve onurlu bir mücadeledir. Bu mücadelenin başarıya ulaşması sadece ülkemiz için değil bütün dünyada bir büyük bilinçlenme, üretim, bölüşüm ve adalet atılımlarıyla gerçekleşecektir.
Cumhuriyetçiliğin tarihi elbette çok eski olmakla birlikte temel hakları eşitlik, özgürlük, kardeşlik kavramları etrafında bir toplumsal düzene dönüştürme mücadelesinin tarihi o kadar eskiye götürülemez. İnsanlığın bu yöndeki mücadelesi götürülse götürülse 500 yıl kadar geriye götürülebilir. Türkiye Cumhuriyeti, insanlığın bu mücadelesinin ancak yarısında var: Sembolik olarak Tanzimat’la başlayan yolculuğa tam olarak katılımımız da ancak 1923 devrimiyle mümkün olabildi.
1923 devrimi, insanlığın özgürlük mücadelesine başlı başına katkıdır. Tarihte birçok büyük devrim yaşanmış olsa da bir halkın kendini ulus haline getirme çabasına dayanan, emperyalist işgale karşı bütün varlığıyla savaşa giriştiği, kurtuluş mücadelesi verdiği, eski topluma karşı yeni toplumu var etmek için mücadele ettiği görülmemişti. Oysa. Amerikan devrimi, Fransız devrimi, 1917 Ekim devrimi bu devrimlerin başında gelmektedir.
Bu devrimler aracılığıyla oluşan değerlerin, ilkelerin, örgütlenme biçimlerinin uluslararası düzeyde etkileri kuşkusuz büyük olmuştur. Bugün de bu devrimlerden öğrenmeye devam ediyoruz. Söz konusu devrimler insanlığın özgürleşme mücadelesinin bir daha geriye döndürülemez biçimde yeni bir dünyanın var olmasına yol açmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, Türk devrimi insanlık tarihinin bu büyük mirasının içinde şekillenmiş ve bu evrensel mirasa katkıda bulunmuştur. 150 yılı imparatorluk, 100 yılı cumhuriyet içinde süren 250 yıllık uzun yolculuğumuza iniş ve çıkışlarla devam ediyoruz.
ABD ve Meksika her ikisi de Avrupa’dan yeni kıtaya giden insanların kurduğu ülkedir. Her ikisinde de devrimler oldu. Amerikan devrimi, ABD denilen ülkeyi, 1900’de yaşanılan Meksika devrimi, Meksika denilen ülkeyi ortaya çıkardı. Sömürgeci geçmişten kurtulma anlamında iki komşu ülkenin kuruluş serüvenleri benzer olmakla birlikte ortada iki farklı ülke bulunuyor. Biri dünya devi iken diğeri az gelişmiş, gelişmeye çalışan ülke konumunda. İkisinde de yönetim biçimi başkanlık sistemi ama birincisinde var olan ikincisinde yoktur. ABD de siyasal güç olabildiğince tabana yayılmışken ve güçler ayrılığı tam olarak gerçekleştirilmişken ikincisinde bu başarılamamıştır.
Bu örneği vermemin nedeni, 250 yıllık modernleşme mücadelemizde 143 yıl deneyimlediğimiz parlamenter demokrasinin, eksiklerini gidermek, aksayan yönlerini onarmak, daha fazla cumhuriyetçileştirmek gerekirken gelinen noktada bundan tümüyle vazgeçilmiş olunmasıdır. Kendimizi bir kez daha, tarihsel olarak geri bir noktaya taşımış olduk. Bu durumun yaşamakta olduğumuz sorunları daha fazla derinleştirdiği, çözüm yolları üretmede başarısız kıldığı şimdiden anlaşılmaktadır. Çünkü bu sistemin sözde yenilenen seçimler üzerinden demokratik bir yönetim sistemi olması bu çağda, bu yüzyılda mümkün değildir.
Türkiye 250 yıllık çağdaşlaşma mücadelesinin 143 yılında tek adamlığı yok etme mücadelesi verdi. Osmanlı Devleti, hanedana dayanan egemenlik anlayışından ulusal egemenliğe geçmek için iki kez meşrutiyet ilan etti. Ama hanedana dayanan egemenlik iradesinden vazgeçmeyi başaramadı. Cumhuriyet fikrinin alttan alta gelişmesinin taraftar bulmasının temel nedenlerinden biri Osmanlı hanedanının, İngiliz hanedanı gibi davranamaması, yurttaşını merkeze alan bir yönetim biçimi kuramaması olmuştur.
Cumhuriyetçiliğin bir numaralı düşmanı olan “keyfiliğin”, kişisel iradenin üstelikte halk iradesine dayanarak, meşruiyet kazanarak yeniden inşa edildiği bugünkü sistem bizler için bir utanç abidesidir. Arkasında referandum gibi meşruiyet kazandırıcı araçların olmasının bir önemi yoktur. Öyle olsaydı, 1961, 1982 anayasaları çok daha meşrudur dememiz gerekirdi. Kısacası bugünkü yönetim biçiminin referandumla kabul edilmiş olması, bu utancı ortadan kaldırmıyor, utancın yaşattıklarının psikolojik ağırlığını arttırıyor.
Karşılaştığımız sorunların çözümü bugünden geçmişe, geçmişten bugüne ve oradan geleceğe yönelik çıkarımlar yoluyla elbette bulunabilir. Çözüm için başlangıç noktası ne olmak istediğimizdir. Bunun cevabını daha Osmanlı döneminde Cumhuriyeti kuranlar çağdaş bir “ulus olmak” olarak belirlemişlerdir. Onlar bu çözümü dünyada yaşananları takip ederek, Osmanlıda yaşayarak buldular: Çağdaş Türk ulusu olmak için uluslaşmak! Bu noktayı kaçırmamak gerekir. Cumhuriyetçiliğe dayalı uluslaşma yolunda bir büyük bilinçlenmeye, değişime, ve bunu her sabah bir mücadele olarak sürdürmeye ihtiyacımız var.
Mücadelemizin bir yönü halkın onayını almak ise diğer yönü bilgiyi üretmek, eleştirel düşünmeyi geliştirmek, ekonomik alanda güçlenmek, etik kuralları içselleştiren erdemli insan olmaktır.Cumhuriyetçiliğin yeni insanıdır erdemli insan! Erdem, vicdan ve iradenin ortaya çıkardığı neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar veren içsel özgürlüktür. Ancak erdemli insanlar devrimci olabilirler, çünkü ancak onlar ortak iyinin peşinde, keyfilik ve eşitsizliği ortadan kaldıran ayrıcalıkların düşmanıdırlar. Onlardır alt ve üsttekiler arasında alttakileri yukarı çekmek mücadelesini verenler. Onlardır kimsesizlerin yanı başındakiler. Onlardır kendilerine olan güveni yitirmeden, umutsuzluğa kapılmadan mücadele edenler.
Haksız yönetimlere karşı “Sivil İtaatsizlik”i yazan Henry David Thoreau, “başarmak isteyen insanı kim durdurabilir? En körpe bitki bile en sert toprağı ve kaya çatlaklarını zorlayıp boy atar” der. Bu sözler kararlığın gücünü gösterir. Biz, bunun somut örneğini Atatürk’ün yaşamında görmekteyiz. Onun yaşamı bize kararlı duruşla nelerin değişebildiğini, kararlı olunduğunda nelerin başarıla bilindiğini bize göstermiştir/göstermeye devam ediyor.
Ey okuyucu! Yukarıda yazılanları cumhuriyetimizi cumhuriyetçileştirmek iddiamız için bir giriş yazısı, hatta bir sunuş yazısı kabul etsin. Bundan sonraki yazılarımızda burada ortaya koyduğumuz düşünceleri, tarihsel ve güncel gelişmeler etrafında geliştirmeye çalışacağız.
Yazarlar
Ortaklık Kültürü Ve Marka Yaratmak!
Dostlar;
Uzun sayılabilecek bir mesleki geçmişimde, işsiz kaldığımda yazabilmek için çeşitli girişimlerim oldu..
İnternet siteleri kurdum… gazete çıkardım, dergi yaptım.. bütün bunlar benim gibi düşünen arkadaşlarla birlikte olup emekli maaşlarımızdan yaptığımız ödemelerle gerçekleşti.
Yazın ve yayın anlamında çok başarılı olmamıza rağmen finansal anlamda başarısız olduk.
Çünkü doğru olmakla birlikte eksik insanlarla başlamıştım.
Örneğin;
Birlikte olduğum ekibin tamamı idealist gazetecilerden oluşuyordu.
Oysa;
İşin bir de sürdürebilir finansal boyutu varmış!
Ne ben ne de dostlarım; Şenol, Alev Mevlut, Mustafa, İlyas hiç biri o boyutuyla bakmamışlar.
Mevcut ekonomik koşulların dayatmasıyla bir süre cepten ödemenin bedeli ağır olunca çıkardığımız yayın kuruluşlarını kapatmak zorunda kaldık.
Çünkü ben “girişimci bir gazeteci” olarak işin sadece “Gazetecilik” boyutunu dikkate almıştım.
İşin finansal, teknik ve sosyal boyutları da varmış.
Bir de…
Gazetecilik “Bireysel” olmakla birlikte bir “Takım işidir” ben o dönemlerde her biri kendi alanında ünlü ve önemli olan insanlarla yola çıkmıştım.
Takım ruhunu sadece “gazetecilik”te yakalamıştık.
Bir yere kadar yürüdü ama sonrası olmadı.
Şimdi anlıyorum ki işletme kurmak kadar hatta; daha önemlisi o işletmenin yaşamasını sağlamakmış.
Biz Türklerin yapamadığı iki şeydir; ortaklık kültürü ve marka yaratmak!
Türkiye’nin parasal anlamda büyük tekstil firmalarında önemli işlere imza atmasına rağmen “markalaşma” noktasındaki sorumu “Sana kitap olabilecek kadar neden sayarım” diyen kızım Çağla ile Üniversite okuyan küçüğüm Deniz Ezgi’nin tezine göre Türk halkı üzerinde yıllardır hakim olan “Ortadoğu kültürü”nün etkisinden kaynaklanıyormuş!
Sanki akla yakın gibi geliyor…
Erol TOSUN
Cep Delik Cepken Delik
Avrupalılar her yıl zenginleşiyor.
Onların emeklileri her yıl bir ülke geziyor, biz ise memlekete gidecek otobüs parası bulamıyoruz,
Neden?
Traktörlerde mazot, araçlarda benzin yok.
Üretim yok.
İş yok.
Liyakat yok.
Gelir adaleti yok.
Yeterli beslenme yok.
Hakkaniyet yok.
Hukuk yok.
- İnsan kayırma çok.
- Vatandaşı kutuplaştırma çok.
- Yolsuzluk çok.
- Pahalılık çok.
- Geçinemeyen çok.
- Çöpten ve pazardan artık toplayan çok.
- Yıllanmış eski elbise giyen çok.
- Yıpranmış ayakkabı giyen daha çok.
- Kirasını ödeyemeyen çok.
- Eski mobilyasını değiştiremeyen, kırık kanepesini yatak yapan çok.
- Bırak sağlıklı beslenmeyi çocuğunun beslenme çantasını dolduramayan, tek meyve dahi koyamayan çok.
- Cebinde otobüs, dolmuş parası olmayan çok.
- Ucuz yumurta, ezik peynir, kırık bisküvi, bayat ekmek peşinde koşan çok.
- İlaç fiyat farkını ödeyemediği için eczane kapısından dönen çok.
- Kapanan iş yerleri çok.
- İcralar yüzünden sönen ocaklar çok.
- Ucube rejim sayesinde ülkemizdeki “yokları” ve “çokları” say say bitmez; biz sadece özetini geçtik.
- Partili CB emirname yayımlamış:
- Ne yapacakmışız? Nüfus artıracakmışız!
- Nüfusu artırmak için “Aile Haftası” ve “Aile Yılı” ilan edildi. Nüfus artış hızı daha çok düştü.
- Nüfusun artması için milli gelirin adil bölüşülmesi lazım.
- İnsanların beslenmesi eğitilmesi ve saygın insan olduğunu hissetmesi lazım.
- 2025 yılını “Aile Yılı” ilan edildi; aile katliamları zirve yaptı, bunu hepimiz yaşadık, gördük.
- Evlenecekler için hatırlatayım; en ucuz düğün salonu 500 bin TL.
En ucuz ev döşeme 500 bin TL.
Asgari ücretten fazla olan ev kirasını kim ödeyecek?
“Önce adalet, önce liyakat, önce adil bölüşüm” demeden ve uygulamadan nüfus artmaz.
Şu anda bunlar uygulansa bile 10 yıldan önce hasat alınmaz..
-
Siyaset4 ay ÖnceCeyhun Atıf Kansu Caddesi’nin Adı “Sinan Ateş” Oldu
-
Gündem4 ay ÖnceAnkara’nın Suyunu Kim Çalıyor?
-
İlçe Haberleri3 ay ÖnceHaymana’nın OSB Hayali Gerçek Oluyor
-
RESMİ İLANLAR4 hafta Önce
Mamak Belediyesi 23 Nisan Kutlaması
-
RESMİ İLANLAR4 hafta Önce
Etimesgut Belediyesi 23 Nisan’ı Kutladı
-
İlçe Haberleri5 ay ÖnceAnkara-Polatlı Yol Ücreti 145 TL Oldu
-
Gündem4 ay ÖnceAnkara Pazarcılar Odası Başkanı Yanlış Anlaşılmış!
-
Gündem5 ay ÖnceAnkara Lokantacılar Odası’nda Başkanlık Yarışı Kızışıyor:

