Gönül Aydın
Kim Kime Ne Kadar Masum?
Dünya adeta bıçak sırtında. Ortadoğu kaynıyor, dengeler pamuk ipliğine bağlı, her kıvılcım küresel bir yangına dönüşebilecek güçte. Tam da böyle bir dönemde İran’da yaşanan karmaşa ister istemez şu soruyu sorduruyor: Bu kaos tesadüf mü, yoksa bilinçli olarak sahneye konmuş bir senaryonun parçası mı?
İran rejimi, olası bir dış saldırıya zemin hazırlamak için mi içeride bu gerilimi tırmandırıyor? Yoksa yıllardır “demokrasi” ve “özgürlük” söylemleriyle ülkeleri istikrarsızlaştıran Amerikan politikalarının örtülü ya da açık bir işbirlikçisi mi? Hangisi olursa olsun, olan yine halka oluyor. Sokakta kaybolan canlar, susturulan itirazlar, bastırılan öfke… Hepsi büyük güç oyunlarının küçük ama gerçek bedelleri.
Daha da acı olan ise eli kanlı, zihni kirli aktörlerin barış elçisi gibi kameraların karşısına geçip demeçler vermesi. “Barış” kelimesi bu kadar hoyratça nasıl kullanılır? Eğer gerçekten barıştan söz ediliyorsa, neden Filistin’de katliam hâlâ farklı biçimlerde sürüyor? Neden çocuklar, kadınlar, siviller hâlâ sayılara indirgeniyor? Barış, yalnızca güçlülerin işine geldiğinde mi geçerli bir kavram?
Bir de sözde evrensel vicdanın temsilcisi olan insan hakları örgütleri var. Filistin’de yaşananları görmezden gelen, soykırıma sessiz kalan bu yapılar, şimdi İran’daki kayıplar için protesto düzenliyor. Elbette her masum can değerlidir. Ancak vicdan seçici olduğunda, adalet olmaktan çıkar; siyasete dönüşür. İnsan hakları, coğrafyaya ve kimliğe göre değişiyorsa, orada hak değil çıkar vardır.
Ne garip bir çağda yaşıyoruz! Zalimin mazlum, mazlumun suçlu ilan edildiği; zulmün “lütuf” diye pazarlanıp, alçaklığın kahramanlık kisvesiyle sunulduğu bir çağ bu.
Gerçeklerin ters yüz edildiği, kelimelerin anlamını yitirdiği bir zaman dilimine denk geldik. Belki de en büyük trajedi: Artık hakikatin değil, anlatının kazanıyor olması.
Ve insan, bütün bu tabloya bakınca ister istemez şunu soruyor: Biz gerçekten ilerliyor muyuz, yoksa yalnızca daha sofistike bir karanlığın içine mi sürükleniyoruz.
Yazarlar
Karadeniz Halkı Ayağa Kalktı
Yıllardır Karadeniz toprakları paralı araplara satılıyor. Yer üstü ytmemiş ki yeraltı da satılmaya başlandı.
Duyarlı bir yurttaş-gazeteci olarak benim de içinde yer aldığım Giresun Tirebolu’da gerçekleştirilen “vahşi madenciliğe hayır” mitingi, aslında yalnızca bir protesto değil; toprağın, suyun ve geleceğin çığlığıydı. Cumhuriyet Halk Partili milletvekilleri, mülki amirler ve çok sayıda köylünün katıldığı mitingde yükselen ortak ses şuydu: “Bu topraklar birkaç şirketin değil, halkındır.”
Bir yanda halkın haklı direnişi sürerken, diğer yanda “sondaj çalışmaları iptal edildi” denilen AKP Iğdır Milletvekili Cantürk Alagöz’ün şirketi Alagöz Holding’in faaliyetlerinin bölgeye yakın alanlarda devam ettiği iddiaları, vatandaşın devlete ve verilen sözlere olan güvenini daha da sarstı. İnsan ister istemez soruyor; Eğer çalışmalar durdurulduysa, bu hareketlilik neden hâlâ sürüyor?
Özellikle Çatalağaç köylülerinin yıllardır süren mücadelesi, bölgedeki vahşi madenciliğin gerçek yüzünü ortaya koyuyor. Altı yıldır siyanürlü maden aramalarının gölgesinde yaşamaya çalışan insanlar, yalnızca doğalarını değil sağlıklarını, üretimlerini ve yaşam haklarını korumaya çalışıyor.
Köylülerin anlattıkları ise akıllara durgunluk verecek cinsten.
Bir zamanlar bereket saçan topraklarda bugün insanlar korkuyla üretim yapıyorlarmış. Çünkü köyde kendi sularını arsenik nedeniyle kullanamıyorlarmış. Komşu köylerden su temin etmek zorunda kaldıklarını söylüyorlar. Düşünün; doğup büyüdüğünüz köyde toprağa güvenemiyor, suya elinizi uzatamıyorsunuz.
Karadeniz’in en güzül ve bakir bölgesi olan Giresun artık işgal altında. Yemyeşil doğası, yaylaları, dereleri, denizi talan ediliyor. Hem de bölgeden seçilenlerin onayıyla.
Yüzyıllardır bu topraklar Giresunlular içim geçim kaynağıydı, fındıktı, çaydı, pancardı, yaşamdı. Oysa iktidar bu geçmişi ve gerçeği bir yana bırakıp birkaç yıllık ekonomik kazanç uğruna o güzelim doğayı sonsuza dek kaybedecek kararın arkasında duruyor halâ…
Değerli okurlarım;
Madenler sınırlı bir ekonomik kaynak. Oysa toprak sınırsız ve cömert!
Maden bittiğinde veya ekonomik olmadığında şirketler çekip gidecek.. .geriye susuz, kanserli bir toprak kalacak.
Sadece toprak değil o bölgede yaşayan hastalıklı insanlar kalacak.
Çoğunlukla kanser olmuş…
Veya hastalığı tespit edilemeden göçüp giden insanlar.
Tirebolu’daki miting, sadece bir ilçenin değil; Karadeniz’in vicdanının haykırışıydı. Halk artık toprağının sesini duyurmak istiyor.
Çünkü doğa küstüğünde insan susar; öteki canlılar yok olur.
Yazarlar
Çocuklarını Terkeden Ebeveyinler Cezalandırılmalı
Son günlerde artan şiddet olayları ve akran zorbalığına sebep olarak gündüz kuşağındaki yayınlar gösteriliyor. Bana göre ise bu yayınlar, ailesini terk edenlerin akıbetine dair “öldü mü kaldı mı” endişesiyle çaresizlik yaşayan kayıp yakınlarına, medyanın gücüyle bir tür görünürlük sağlıyor. Aynı zamanda toplumsal çürümenin geldiği noktayı da gözler önüne seriyor.
Sadakat duygusunun, anne-baba vicdanının nasıl aşındığını açıkça görüyoruz. Bu yayınlar aslında bir şeyi normalleştirmiyor; aksine, deşifre olmaktan çekinmeyen bir çürümüşlüğe tanıklık etmemize neden oluyor. Ancak asıl mesele, bu tablonun ortasında unutulan çocuklardır. Her birey kendi hayatını dilediği gibi yaşayabilir; fakat anne ya da baba olmuş kişiler, sorumluluklarını yerine getirmek ve çocuklarına iyi bir rol model olmak zorundadır.
Bu sorumlulukları yerine getirmeyen, çocuklarını mağdur eden ve sağlıklı bir ayrılık yerine terk etmeyi seçen ebeveynlere yönelik yasal yaptırımların daha caydırıcı hale getirilmesi gerekir. Çünkü travma ile büyüyen çocuklar, ruhlarında taşıdıkları yaralar nedeniyle sağlıklı birey olma yolunda ciddi engellerle karşılaşır. Güvensizlik, terk edilme ve değersizlik duygusu; ileride hangi psikolojik sorunlara dönüşür, çoğu zaman öngörülemez.
Bu nedenle, radikal gibi görünse de toplum huzuru ve sağlıklı bir gelecek için sorumluluklarını ihmal eden ebeveynlere yönelik yaptırımlar kaçınılmazdır. Ancak bu yaptırımlar yalnızca cezalandırıcı değil; aynı zamanda eğitici ve rehabilite edici olmalıdır. Zorunlu ebeveynlik eğitimleri, psikolojik destek programları ve kamu hizmeti uygulamaları, bireyin hatasıyla yüzleşmesine ve dönüşmesine katkı sağlayabilir.
Öte yandan, çocuk esirgeme kurumlarına bırakılan çocukların tüm yükünün devlete bırakılması da sürdürülebilir değildir.
Ebeveynlerin bu süreçte maddi ve manevi sorumluluklarını taşımaya devam etmesi gerekir. Bu yaklaşım, ebeveynliğin yalnızca biyolojik değil; aynı zamanda ahlaki ve hukuki bir yükümlülük olduğunu hatırlatır.
Gönül ister ki hiçbir çocuk mağdur olmasın. Ancak insan doğası çeşitlidir; kimi vicdanlı, kimi vicdansız; kimi ahlaklı, kimi ahlaksızdır. Bu yüzden güçlü bir hukuk sistemi ve bilinçli bir toplum yapısı hayati öneme sahiptir. Çünkü bir toplumun geleceği, en zayıf halkasını nasıl koruduğuyla ölçülür. Ve o en zayıf halka çocuklardır.
Nitekim suça sürüklenen çocuklara baktığımızda, çoğunlukla sevgi ve ilgi eksikliğiyle büyümüş bireyler olduklarını görürüz. Akran zorbalığı dediğimiz olgu, her ne kadar dizilerdeki karakterlerden ya da dijital dünyanın etkilerinden besleniyor gibi görünse de, temelinde çoğu zaman sevgisizlik yatar. Kendilerini değersiz hisseden bu çocuklar, daha iyi durumda olduğunu düşündükleri akranlarına karşı öfke ve kıskançlık geliştirerek zarar verici davranışlara yönelebilir.
İşte bu yüzden, daha güzel bir ülke ve aydınlık yarınlar için çocuklarımıza gereken değeri vermek zorundayız. Sağlıklı bireyler yetiştirmek, yalnızca ailelerin değil; toplumun ve devletin ortak sorumluluğudur. Çünkü bugün ihmal edilen her çocuk, yarının toplumsal sorunu olarak karşımıza çıkacaktır.
Yazarlar
23 Nisan’da Anımsadıklarım!
Ben bir anneyim.. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı “çocuk” olarak yaşamış, çocuklarımla da yaşamının mutluluğuna erişmiş biriyim…
Bir zamanlar 23 Nisan Ulusal Egemenliğin simgesi, çocuklara adanmış tek bayramdı. Mustafa Kemal Atatürk’ün dünya çocuklarına armağan ettiği bu anlamlı gün, her yıl coşkuyla kutlanırdı.
Oysa bugün…
Kalplerimizde aynı coşkunun yerini derin bir sızı almış durumda.
Çünkü; bu bayramda yüreklerimiz, sevincin yanında; kaybettiğimiz çocuklarımızın yasını da yaşıyor.
Değerli okuyanlarım;
Bir ülkenin geleceği çocuklarıdır deriz ya… bugün, o geleceği koruyamadığımız gerçeğiyle yüz yüzeyiz.
Belki farketmiyorsunuz ama eğitim sisteminde “Atatürk Doktorinini” yani Atatürkçü eğitimi terkettiğimiz günden itibaren çocuklarımızı emanet ettiğimiz okullar önce vakıf, sonra şirket kurumları oldular. Doğal olarak “Milli” eğitim yerine şirket veya tarikat eğitimi vermeye başladılar.
Yüksek eğitimliler de “yenidoğan çeteleri” ” Kupon çeteleri” ,, “Bahis Çeteleri” oldular. Adaleti sağlayacağına inandığımız makamlar ise bu çetelerle işbirliği yaptığı için adalete olan güvenimiz sarsıldı
Daha da acısı, devlette uzun süre üst düzey memur olarak çalışmış bir emniyet görevlisinin evini adeta cephaneliğe çevirmesi ve dünyaya getirdiği çocuğuyla ilgilenmemesi ayrıca anne şefkatinden yokun yetişen çocuğun kendisini babasının silahlarındaki öldürücü güç ile birleştirmesi…
Anladım ki öncelikle O ana psikolojik destek almalıymış!
Sonra hastalıklı bir ruh hali olduğu anlaşılan baba…
Düşünün;
Bir emniyet müdürünün 7 silahı nasıl olur ya hu?
İstanbul Borsası’nda “tabanca endeksi” var da bizim mi haberimiz yok?
Hasta bir zihnin elinde büyüyen çocuğun; masum evlatlarımızı ve öğretmenimizi hedef alması çocuğun suçu değil.
Ayrıca; bu tabloyu sadece “bireysel suç” diyerek geçiştirmek mümkün mü? Rehber öğretmenin tam 13 kez anneye çocuğu psikoloğa götürmesi tavsiyesinde bulunmasına rağmen götürmeyen anne suçlu değil mi?
Değerli okurlarım:
Bugün yaşananlar, bireysel olayların ötesinde; derin bir toplumsal travmanın sonucudur.
Atalarımız “Görünen köy kılavuz istemez” derken tam da toplumsal travmaların birden oluşmayacağını söylemişler..
Darbeler, ekonomik krizler.nepotizm, sosyal çalkantılar bu travmaları yaratır.
Çocukların korunamadığı, eğitim ve sağlık sistemlerinin tarikat ve cemat zihniyetine teslim edildiği bir dönemden geçiyoruz. Ve ne yazık ki, bu ağır dramın bedelini en masum olanlar ödüyor.
Her şeye rağmen umudumuzu kaybetmiyoruz
23 Nisan’ın anlamını yeniden hatırlamaya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.
Yaşasın 23 Nisan Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramımız.
Yaşasın Cumhuriyet, Yaşasın Atatürk!
-
Siyaset4 ay ÖnceCeyhun Atıf Kansu Caddesi’nin Adı “Sinan Ateş” Oldu
-
Gündem4 ay ÖnceAnkara’nın Suyunu Kim Çalıyor?
-
İlçe Haberleri3 ay ÖnceHaymana’nın OSB Hayali Gerçek Oluyor
-
RESMİ İLANLAR4 hafta Önce
Mamak Belediyesi 23 Nisan Kutlaması
-
RESMİ İLANLAR4 hafta Önce
Etimesgut Belediyesi 23 Nisan’ı Kutladı
-
İlçe Haberleri5 ay ÖnceAnkara-Polatlı Yol Ücreti 145 TL Oldu
-
Gündem4 ay ÖnceAnkara Pazarcılar Odası Başkanı Yanlış Anlaşılmış!
-
Gündem5 ay ÖnceAnkara Lokantacılar Odası’nda Başkanlık Yarışı Kızışıyor:

