Yazarlar
Bir Fotoğraf ve Basın Tarihinden

Usta foto muhabirlerinden Ali Zafirzade’nin çektiği siyah beyaz fotoğrafı görünce bir tarih gözümün önünden film şeridi gibi geçti. Başbakan Özal o sabah Türk Dil Kurumundaki sempozyumdaki uzun konuşmasından sonra Atatürk Orman Çiftliğinde basına verilecek olan öğlen yemeği programına geçti. Tüm basın oradaydı. Cumhuriyet’in Ankara Temsilcisi Arcayürek’e şöyle göz ucu ile baktı. Adeta Pravda da bura diyordu. Gözünü diğer masalara doğru kaydırmaya devam etti. Tüm basın oradaydı. Garsonlar bir yandan yemek servisine başlamıştı. Başbakan Özal’ın yanında dönemin iki büyük gazetecisi oturuyordu. Çetin Altan Ve Yavuz Gökmen
Çetin Altan’ı tanımayan yoktu. Herkes Özal’ın yanında görünce şaşırıyordu. Bu Özal eski solcularda ne buluyor sözü masaların sohbet konusu olmuştu. Bazıları da bunları nasıl yanına çekti helal olsun akıl bu diyordu. O günlerde Altan, Milliyet Gazetesinde” Şeytanın Gör Dediği “köşesinde Özal’ı savunan yazılar yazıyordu. Yavuz Gökmen ise Hürriyet Gazetesinde ANAP politikalarının ülkeyi kurtaracağını yazıyordu.

Bir şey daha var; Hayranı olduğu Tansu Çiller’i köşesinde sürekli” Sarışın Güzel kadın” olarak anlatan Gökmen için aşık sözü bir mizah olarak dolaşıyordu… Haftanın iki günü Marlin Monroe ve Sarışın güzel kadın karşılaştırması köşesinde vardı. Ama Özal hiç unutulmamıştı. Biz yine dönelim masaya Özal, Çetin Altan’a ve Yavuz Gökmen’e sürekli yeni politikalarını anlatıyordu. Bir Türkiye ve transformasyon sözü kulaklara yüksek sesle geliyordu. Özal Çetin Altan’ı bir sosyalist olarak sonrasında bir liberal olarak nasıl ikna etmişti, merak konusuydu.
Cumhuriyet’in Ankara temsilcisi Arcayürek Her şeyi biliyordu. Çetin Altan’ı Babıali’nin Babıali olduğu yıllardan biliyordu tanıyordu.
Arcayürek daha sonra bir yazısında şöyle anlatacaktı “Arkadaşı Çetin Altan’ın kendisine iyi ki Özal ile tanıştığını çok parasız kaldığını Özal’ın kendisine sahip çıktığını, maddi nedenlerle Özal’ın yanında olduğunu” yazacaktı. O dönem Milliyet gibi bir gazetede yazı yazmak tabi ki Başbakan referansı isterdi. Özal da o referansı Çetin Altan’dan yana kullanmıştı.
Yavuz Gökmen ise Hürriyet gibi bir gazetede haftanın beş günü yazıyordu aynı referansla. Ancak o dönem polemik Türk Basınında bir gelenekti. Her yazar kendisine bir muhalif buluyordu. Ya kendi yazdığı gazeteden ya da bir başka basın kuruluşundan Uğur Mumcu hem Altan’ı hem Gökmen’i eleştiriyordu.” bu Özal’ın hiç mi yanlışı yok neden yazmıyorsunuz diyor…?” ve eleştiriyordu. O dönem Türk siyasetine yeni giren bir sözcük olan liboş sözcüğü ile yerden yere vuruyordu
Bu kısa anektoddan sonra çiftlikteki yemek masasına dönelim. Başbakan Özal o gün bir konuşma yaptı. Çetin Altan’ı övdü. Hatta onun ” sakın enseyi karartmayın” sözünü sık sık tekrar etti. Çetin Altan’ın kulağın o masada söyledikleri ertesi sabah Milliyet’te manşet oldu.” Her şey tartışılabilir 2.Cumhuriyette” Özal o gün, bir kısa yeni manifestodan hem Altan’ı hem Gökmen’i haberdar etmişti. Bunu yazmak ve haberi atlatmak Çetin Altan’a nasip olmuştu. Daha sonra gündem değişmiş Türk Basınında bir tartışma almış yürümüştü. Bu tartışmayı o gün Özal ;Cengiz Çandar, Yavuz Gökmen,
Çetin Altan, Mehmet Altan, Hikmet Özdemir gibi kalemler ile gün yüzüne çıkardı.
Bir fotoğraf bir siyaseti bir tarihi bize hatırlatabilir zaman zaman” kurmaca” bile olsa…
Bu tarih içinde yaşayanlara uzun ömür kaybettiklerimize rahmetler diliyorum.
Zaman değişirde insan değişirde siyaset değişmez mi?
Yazarlar
Cumhuriyeti Cumhuriyetçileştirmek!
Tarih kader değildir. Dünyanın ve ülkemizin yaşadığı sorunlar, büyük ölçüde bu sorunlar karşısında siyaset kurumunun ürettiği çözümlerin, tercihlerin, zorunlulukların sonucudur.
Toplumsal kurumlar önemlidir ama düzenleyici kararlar alması nedeniyle siyaset kurumu daha bir önemlidir.
Her toplum, devlet ve yurttaşların ortaklaşa belirleyip uyguladığı bir dizi ekonomik ve siyasal kuralla işleyişini sürdürür. Kimlerin nasıl eğitim görmesi gerektiği, tasarruf edip yatırım yapmak, yeni teknolojiler geliştirmek ve bu teknolojileri yaşamın parçası yapmak, teşviklerle bunu düzenlemek, insanların yaşamını hangi ekonomik kurumlarla sürdüreceğini belirlemek siyasal örgütlenmenin görevidir. Siyaset kurumu, toplumu düzene sokmak ve idare etmek için devlet gücünün meşru kullanımının garantisidir.
O nedenle bugün yaşanan sorunlardan çıkış arıyorsak siyaset kurumuna odaklanmalıyız.
15. yüzyıldan itibaren dünya modernleşme dediğimiz süreci yaşıyor. Geride bıraktığımız 500 yıl, kendisinden önceki çağlarda görülmeyen birçok olayları, siyasal devrimleri, sanayi devrimi dediğimiz gelişmeleri ortaya çıkardı.
Bu devrimler döneminde siyasal gücü elinde tutanlar, büyük değişime uğradılar. Değişimin yönü her zaman siyasal gücün, hakların belli ellerde toplanması değil yaygınlaştırılması, tabana yayılması esasına dayanır. Daha da önemlisi siyasal gücü elinde bulunduranlar yurttaşlara karşı sorumlu, onların taleplerine duyarlı, ortaklaşa paylaşılan değerleri çoğaltan, herkesin yaşam düzeyini yukarı doğru çekmeye çalışan bir nitelik kazandı.
Bu değişimin, öyle kolay olduğu söylenemez.
Dünya üzerinde sadece 20. yüz yılda 250 milyondan fazla insan isyanlar, savaşlar sonucunda yaşamını yitirdi. Buna rağmen insanların özgürlük, eşitlik, kardeşlik arayışı devam etmekte. Çünkü siyasal gücün, tabana yaygınlaştırılmasına, bu gücü elinde bulunduranların geniş halk kitlelerine karşı sorumlu olmasına direnen, insanların hak, özgürlük, adalet, eşitlik arayışına ihanet eden siyasal yapılar, organizasyonlar her zaman bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle özgürlük, eşitlik, kardeşlik mücadelesi daima aktif yurttaşlığa dayanmak durumundadır. Aktif yurttaşlık özgürlük ve eşitliğin kazanılması kadar özgürlük ve eşitliğin sınırlarını belirlemek açısından da önemlidir ve gereklidir.
500 yıldır yaşanan değişim, toplumların yaşadığı sorunları büyük ölçüde yerel olmaktan çıkardı. “Kelebek etkisi” bugünün dünyasını iyi anlatan kavramlardan biri. Dünyanın doğusundaki bir kelebeğin kanat çırpışı, bütün dünyayı dolaşan bir kasırgaya neden olabilir görüşü haklıdır.
Bugün görülmeyen, görülmek istenmeyen küçük değişiklikler yarın karşımıza büyük sorunlar olarak çıkabilmekte. Ayrıca bugünkü çözümlerimiz yarınki sorunlarımız olabilmektedir. Dolayısıyla her olayı, durumu, zamanında kavramak, geçerli ve güvenilir bilgilere dayanan çözümler üretmek gibi bir sorumluluğumuz var.
İnsanlığın 500 yıllık büyük mücadelesinde bilim ve teknoloji olarak karşımıza çıkan bilimsel bilgi üretme biçimini benimsemek ve durmaksızın ileriye taşımak durumundayız. Çünkü hak, özgürlük, adalet, eşitlik arayışımız ancak güvenli ve insanca yaşamımıza imkân tanıyan refah düzeyi ile mümkündür ve sonuçta bu mücadelenin kazanacağı, koruyacağı, güçlendireceği, vazgeçemeyeceği yalnızcainsan onurudur. Onurlu yaşamın olmadığı yerde birlikte yaşama arzusunun olması mümkün değildir. Ağlayan anaların, işsiz gençlerin, işkenceye uğramış insanların, hakkı gasp edilmiş insanların neden vatan sevgisi olsun, neden birlikte yaşadığı insanlara sevgi hissetsin. Onlarla neden birlikte yaşama arzusuna sahip olsun? Yurttaşına onurlu yaşam imkanı verilen yerdir, ülke, vatan. Uğruna mücadele edilecek olan orasıdır.
Hastalıklarla mücadele etmek, depremlere karşı dayanıklı evlerde oturmak, içilebilir su kaynaklarına sahip olmak, her gün üretilen bilgiden sağlıklı biçimde haberdar olmak, en önemlisi birlikte yaşayabilmek için güvenli yaşama sahip olmak… Onurlu yaşamın ilk koşulu güvenli yaşamdır. Güvenli yaşam temel hakların kullanılabildiği bir toplumsal düzene sahip olmak demektir. Böyle bir düzeni kurmak, geliştirmek, devam ettirmek birinci derecede siyaset kurumunun görevidir. İnsan ve yurttaş hakları bakımından güvenli yaşam doğal olarak insanca yaşamak için belli bir refah düzeyini gerektirir. İnsanın onurunu koruyabilmesi açısından bu vazgeçilmez ikinci koşuldur. Bugüne kadar neoliberal ve mutlak anlamda sosyalist politikaları savunanlar, insan onurunu koruyan istikrarlı ve güvenli bir toplum yaratamadılar. Bize gerekli olan bu politikalardan cumhuriyetçi politikalar yoluyla ayrılmayı başarmak, sorunları çözebilmektir.
Ülkemiz özelinde söylersek cumhuriyetimizi cumhuriyetçileştirmemiz gerekir. Yapmamız gereken geleceğin ideal toplumunun peşinden koşmak değil, geleceği öngörerek bugünün sorunlarını çözmek ve yaşayan insanı mutlu ve özgür kılmaktır.
İnsanoğlu, insan onurunu koruyacak, güvenli yaşamı sağlayacak siyasal sistemi eksiklerine rağmen bulmuştur. Bunun adı cumhuriyetçi anlayışın geliştirdiği modern cumhuriyettir. Buradaki temel nokta cumhuriyet değil, cumhuriyetçiliktir. Sosyalizm yoksa sosyalist devlette yoktur. Liberalizmdir, liberal devleti var eden. Cumhuriyeti var eden de onun arka planındaki düşünce örgüsü olan cumhuriyetçilik (republicanism) dir. Bir devletin adının cumhuriyet olması onu doğrudan cumhuriyetçi kılmaz. O nedenle bizim savunmamız gereken cumhuriyet, cumhuriyetçilik üzerinden, cumhuriyetçiler tarafından şekillendirilen cumhuriyettir.
Cumhuriyetçilik, özgürlüğün ancak insanların, tahakküm ve kırılganlık biçimleri de dâhil olmak üzere, mevcut güç akışlarına karşı koyan kamu kurumları aracılığıyla korunabileceğini savunur. Bireyi keyfi uygulamalara, bu uygulamalara neden olan güç odaklarına karşı korur. Bu yönüyle merkezine bireysel özgürlüğü alır. Bu bireysel özgürlüğün ancak eşitlikle sağlanabileceğini ileri sürer. Özgürlük için eşitlik, eşitlik için özgürlük! Cumhuriyetçilik bunun için ulus, halk, kamu, devlet, hükümet kavramları arasında ayrımı öne çıkararak, bireysel özgürlükleri koruyan, kollayan, keyfilikleri önleyen bir anlayışı hakim kılar.
Cumhuriyet, siyasal gücü ve sorumluluğu herkese dağıtabilme gücüne sahip tek yönetim biçimidir. Bugün buna demokrasi, denmesi, cumhuriyet ile demokrasi arasındaki tarihsel farklılığın silikleşmesinden, cumhuriyetin res rebuplica olarak bilinmemesinden çok anlaşılmamasından kaynaklanmaktadır. Oysa demokrasi Platon’dan Hegel’e gelinceye kadar tek başına kötü bir yönetim olarak anlaşıldı. Bunun temel nedenlerinden biri demokrasinin halkı, yoksulları, en alttakileri küçük görmesiydi. Halk, güdülmesi gereken koyun sürüsü ya da bir gemide yolu ve gemiyi kullanmayı bilen dümenciye ihtiyacı olan insanlardı. Demokrasinin önceliğinde ne herkesin özgürlüğü ne de eşitliği olmuştur. Günümüz demokrasisi ise yönetime katılım için sağladığı imkânlarla büyük ölçüde 20.yüzyılın yenilenmiş toplumunun, yeni toplumun icadıdır. Demokrasinin bu kadar önemli hale gelmesi de yoksulların verdiği mücadelelerin sonucunda olmuştur.
İnsan onuruna saldırıların temel beslenme alanı toplumsal, siyasal, ekonomik eşitsizliklerdir. Bugün eşitsizliklerin ayrıcalıklar üretecek biçimde derinleştiği, çeşitlendiği bir dönemde yaşıyoruz. Gelir dağılımında hakça dağıtım istenilen biçimde gerçekleşmemektedir. BM 2023 Dünya Gıda Güvenliği Raporu’na göre Dünyada 828 milyon insanın açlıkla karşı karşıya iken toplamda zor koşullarda açlıkla mücadele eden insan sayısının 3,1 milyara ulaştığı uluslararası raporlarda yer almaktadır. Türkiye’de ise 22 milyon civarında yurttaşımız devletten sosyal yardım almaktadır. Tüketici Hakları Derneği’nin raporuna göre Türkiye’de 16 milyon kişi açlık, 50 milyon kişi ise yoksulluk içinde yaşıyor.
Adalet ve özgürlükleri çoğaltma arayışı, dünyada ve ülkemizde devam etmektedir. Bu durum, düzelme eğilimi göstermemesi nedeniyle aynı zamanda siyasal gücü elinde bulunduranların, sorumlu olduğu yurttaşlara karşı ihanetlerinin de devam ettiğini gösteriyor.
Bu nedenle cumhuriyetçilik mücadelesi nerede olursa olsun zor ve onurlu bir mücadeledir. Bu mücadelenin başarıya ulaşması sadece ülkemiz için değil bütün dünyada bir büyük bilinçlenme, üretim, bölüşüm ve adalet atılımlarıyla gerçekleşecektir.
Cumhuriyetçiliğin tarihi elbette çok eski olmakla birlikte temel hakları eşitlik, özgürlük, kardeşlik kavramları etrafında bir toplumsal düzene dönüştürme mücadelesinin tarihi o kadar eskiye götürülemez. İnsanlığın bu yöndeki mücadelesi götürülse götürülse 500 yıl kadar geriye götürülebilir. Türkiye Cumhuriyeti, insanlığın bu mücadelesinin ancak yarısında var: Sembolik olarak Tanzimat’la başlayan yolculuğa tam olarak katılımımız da ancak 1923 devrimiyle mümkün olabildi.
1923 devrimi, insanlığın özgürlük mücadelesine başlı başına katkıdır. Tarihte birçok büyük devrim yaşanmış olsa da bir halkın kendini ulus haline getirme çabasına dayanan, emperyalist işgale karşı bütün varlığıyla savaşa giriştiği, kurtuluş mücadelesi verdiği, eski topluma karşı yeni toplumu var etmek için mücadele ettiği görülmemişti. Oysa. Amerikan devrimi, Fransız devrimi, 1917 Ekim devrimi bu devrimlerin başında gelmektedir.
Bu devrimler aracılığıyla oluşan değerlerin, ilkelerin, örgütlenme biçimlerinin uluslararası düzeyde etkileri kuşkusuz büyük olmuştur. Bugün de bu devrimlerden öğrenmeye devam ediyoruz. Söz konusu devrimler insanlığın özgürleşme mücadelesinin bir daha geriye döndürülemez biçimde yeni bir dünyanın var olmasına yol açmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, Türk devrimi insanlık tarihinin bu büyük mirasının içinde şekillenmiş ve bu evrensel mirasa katkıda bulunmuştur. 150 yılı imparatorluk, 100 yılı cumhuriyet içinde süren 250 yıllık uzun yolculuğumuza iniş ve çıkışlarla devam ediyoruz.
ABD ve Meksika her ikisi de Avrupa’dan yeni kıtaya giden insanların kurduğu ülkedir. Her ikisinde de devrimler oldu. Amerikan devrimi, ABD denilen ülkeyi, 1900’de yaşanılan Meksika devrimi, Meksika denilen ülkeyi ortaya çıkardı. Sömürgeci geçmişten kurtulma anlamında iki komşu ülkenin kuruluş serüvenleri benzer olmakla birlikte ortada iki farklı ülke bulunuyor. Biri dünya devi iken diğeri az gelişmiş, gelişmeye çalışan ülke konumunda. İkisinde de yönetim biçimi başkanlık sistemi ama birincisinde var olan ikincisinde yoktur. ABD de siyasal güç olabildiğince tabana yayılmışken ve güçler ayrılığı tam olarak gerçekleştirilmişken ikincisinde bu başarılamamıştır.
Bu örneği vermemin nedeni, 250 yıllık modernleşme mücadelemizde 143 yıl deneyimlediğimiz parlamenter demokrasinin, eksiklerini gidermek, aksayan yönlerini onarmak, daha fazla cumhuriyetçileştirmek gerekirken gelinen noktada bundan tümüyle vazgeçilmiş olunmasıdır. Kendimizi bir kez daha, tarihsel olarak geri bir noktaya taşımış olduk. Bu durumun yaşamakta olduğumuz sorunları daha fazla derinleştirdiği, çözüm yolları üretmede başarısız kıldığı şimdiden anlaşılmaktadır. Çünkü bu sistemin sözde yenilenen seçimler üzerinden demokratik bir yönetim sistemi olması bu çağda, bu yüzyılda mümkün değildir.
Türkiye 250 yıllık çağdaşlaşma mücadelesinin 143 yılında tek adamlığı yok etme mücadelesi verdi. Osmanlı Devleti, hanedana dayanan egemenlik anlayışından ulusal egemenliğe geçmek için iki kez meşrutiyet ilan etti. Ama hanedana dayanan egemenlik iradesinden vazgeçmeyi başaramadı. Cumhuriyet fikrinin alttan alta gelişmesinin taraftar bulmasının temel nedenlerinden biri Osmanlı hanedanının, İngiliz hanedanı gibi davranamaması, yurttaşını merkeze alan bir yönetim biçimi kuramaması olmuştur.
Cumhuriyetçiliğin bir numaralı düşmanı olan “keyfiliğin”, kişisel iradenin üstelikte halk iradesine dayanarak, meşruiyet kazanarak yeniden inşa edildiği bugünkü sistem bizler için bir utanç abidesidir. Arkasında referandum gibi meşruiyet kazandırıcı araçların olmasının bir önemi yoktur. Öyle olsaydı, 1961, 1982 anayasaları çok daha meşrudur dememiz gerekirdi. Kısacası bugünkü yönetim biçiminin referandumla kabul edilmiş olması, bu utancı ortadan kaldırmıyor, utancın yaşattıklarının psikolojik ağırlığını arttırıyor.
Karşılaştığımız sorunların çözümü bugünden geçmişe, geçmişten bugüne ve oradan geleceğe yönelik çıkarımlar yoluyla elbette bulunabilir. Çözüm için başlangıç noktası ne olmak istediğimizdir. Bunun cevabını daha Osmanlı döneminde Cumhuriyeti kuranlar çağdaş bir “ulus olmak” olarak belirlemişlerdir. Onlar bu çözümü dünyada yaşananları takip ederek, Osmanlıda yaşayarak buldular: Çağdaş Türk ulusu olmak için uluslaşmak! Bu noktayı kaçırmamak gerekir. Cumhuriyetçiliğe dayalı uluslaşma yolunda bir büyük bilinçlenmeye, değişime, ve bunu her sabah bir mücadele olarak sürdürmeye ihtiyacımız var.
Mücadelemizin bir yönü halkın onayını almak ise diğer yönü bilgiyi üretmek, eleştirel düşünmeyi geliştirmek, ekonomik alanda güçlenmek, etik kuralları içselleştiren erdemli insan olmaktır.Cumhuriyetçiliğin yeni insanıdır erdemli insan! Erdem, vicdan ve iradenin ortaya çıkardığı neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar veren içsel özgürlüktür. Ancak erdemli insanlar devrimci olabilirler, çünkü ancak onlar ortak iyinin peşinde, keyfilik ve eşitsizliği ortadan kaldıran ayrıcalıkların düşmanıdırlar. Onlardır alt ve üsttekiler arasında alttakileri yukarı çekmek mücadelesini verenler. Onlardır kimsesizlerin yanı başındakiler. Onlardır kendilerine olan güveni yitirmeden, umutsuzluğa kapılmadan mücadele edenler.
Haksız yönetimlere karşı “Sivil İtaatsizlik”i yazan Henry David Thoreau, “başarmak isteyen insanı kim durdurabilir? En körpe bitki bile en sert toprağı ve kaya çatlaklarını zorlayıp boy atar” der. Bu sözler kararlığın gücünü gösterir. Biz, bunun somut örneğini Atatürk’ün yaşamında görmekteyiz. Onun yaşamı bize kararlı duruşla nelerin değişebildiğini, kararlı olunduğunda nelerin başarıla bilindiğini bize göstermiştir/göstermeye devam ediyor.
Ey okuyucu! Yukarıda yazılanları cumhuriyetimizi cumhuriyetçileştirmek iddiamız için bir giriş yazısı, hatta bir sunuş yazısı kabul etsin. Bundan sonraki yazılarımızda burada ortaya koyduğumuz düşünceleri, tarihsel ve güncel gelişmeler etrafında geliştirmeye çalışacağız.
Yazarlar
Ortaklık Kültürü Ve Marka Yaratmak!
Dostlar;
Uzun sayılabilecek bir mesleki geçmişimde, işsiz kaldığımda yazabilmek için çeşitli girişimlerim oldu..
İnternet siteleri kurdum… gazete çıkardım, dergi yaptım.. bütün bunlar benim gibi düşünen arkadaşlarla birlikte olup emekli maaşlarımızdan yaptığımız ödemelerle gerçekleşti.
Yazın ve yayın anlamında çok başarılı olmamıza rağmen finansal anlamda başarısız olduk.
Çünkü doğru olmakla birlikte eksik insanlarla başlamıştım.
Örneğin;
Birlikte olduğum ekibin tamamı idealist gazetecilerden oluşuyordu.
Oysa;
İşin bir de sürdürebilir finansal boyutu varmış!
Ne ben ne de dostlarım; Şenol, Alev Mevlut, Mustafa, İlyas hiç biri o boyutuyla bakmamışlar.
Mevcut ekonomik koşulların dayatmasıyla bir süre cepten ödemenin bedeli ağır olunca çıkardığımız yayın kuruluşlarını kapatmak zorunda kaldık.
Çünkü ben “girişimci bir gazeteci” olarak işin sadece “Gazetecilik” boyutunu dikkate almıştım.
İşin finansal, teknik ve sosyal boyutları da varmış.
Bir de…
Gazetecilik “Bireysel” olmakla birlikte bir “Takım işidir” ben o dönemlerde her biri kendi alanında ünlü ve önemli olan insanlarla yola çıkmıştım.
Takım ruhunu sadece “gazetecilik”te yakalamıştık.
Bir yere kadar yürüdü ama sonrası olmadı.
Şimdi anlıyorum ki işletme kurmak kadar hatta; daha önemlisi o işletmenin yaşamasını sağlamakmış.
Biz Türklerin yapamadığı iki şeydir; ortaklık kültürü ve marka yaratmak!
Türkiye’nin parasal anlamda büyük tekstil firmalarında önemli işlere imza atmasına rağmen “markalaşma” noktasındaki sorumu “Sana kitap olabilecek kadar neden sayarım” diyen kızım Çağla ile Üniversite okuyan küçüğüm Deniz Ezgi’nin tezine göre Türk halkı üzerinde yıllardır hakim olan “Ortadoğu kültürü”nün etkisinden kaynaklanıyormuş!
Sanki akla yakın gibi geliyor…
Erol TOSUN
Cep Delik Cepken Delik
Avrupalılar her yıl zenginleşiyor.
Onların emeklileri her yıl bir ülke geziyor, biz ise memlekete gidecek otobüs parası bulamıyoruz,
Neden?
Traktörlerde mazot, araçlarda benzin yok.
Üretim yok.
İş yok.
Liyakat yok.
Gelir adaleti yok.
Yeterli beslenme yok.
Hakkaniyet yok.
Hukuk yok.
- İnsan kayırma çok.
- Vatandaşı kutuplaştırma çok.
- Yolsuzluk çok.
- Pahalılık çok.
- Geçinemeyen çok.
- Çöpten ve pazardan artık toplayan çok.
- Yıllanmış eski elbise giyen çok.
- Yıpranmış ayakkabı giyen daha çok.
- Kirasını ödeyemeyen çok.
- Eski mobilyasını değiştiremeyen, kırık kanepesini yatak yapan çok.
- Bırak sağlıklı beslenmeyi çocuğunun beslenme çantasını dolduramayan, tek meyve dahi koyamayan çok.
- Cebinde otobüs, dolmuş parası olmayan çok.
- Ucuz yumurta, ezik peynir, kırık bisküvi, bayat ekmek peşinde koşan çok.
- İlaç fiyat farkını ödeyemediği için eczane kapısından dönen çok.
- Kapanan iş yerleri çok.
- İcralar yüzünden sönen ocaklar çok.
- Ucube rejim sayesinde ülkemizdeki “yokları” ve “çokları” say say bitmez; biz sadece özetini geçtik.
- Partili CB emirname yayımlamış:
- Ne yapacakmışız? Nüfus artıracakmışız!
- Nüfusu artırmak için “Aile Haftası” ve “Aile Yılı” ilan edildi. Nüfus artış hızı daha çok düştü.
- Nüfusun artması için milli gelirin adil bölüşülmesi lazım.
- İnsanların beslenmesi eğitilmesi ve saygın insan olduğunu hissetmesi lazım.
- 2025 yılını “Aile Yılı” ilan edildi; aile katliamları zirve yaptı, bunu hepimiz yaşadık, gördük.
- Evlenecekler için hatırlatayım; en ucuz düğün salonu 500 bin TL.
En ucuz ev döşeme 500 bin TL.
Asgari ücretten fazla olan ev kirasını kim ödeyecek?
“Önce adalet, önce liyakat, önce adil bölüşüm” demeden ve uygulamadan nüfus artmaz.
Şu anda bunlar uygulansa bile 10 yıldan önce hasat alınmaz..
-
Siyaset4 ay ÖnceCeyhun Atıf Kansu Caddesi’nin Adı “Sinan Ateş” Oldu
-
Gündem4 ay ÖnceAnkara’nın Suyunu Kim Çalıyor?
-
İlçe Haberleri3 ay ÖnceHaymana’nın OSB Hayali Gerçek Oluyor
-
RESMİ İLANLAR4 hafta Önce
Mamak Belediyesi 23 Nisan Kutlaması
-
RESMİ İLANLAR4 hafta Önce
Etimesgut Belediyesi 23 Nisan’ı Kutladı
-
İlçe Haberleri5 ay ÖnceAnkara-Polatlı Yol Ücreti 145 TL Oldu
-
Gündem4 ay ÖnceAnkara Pazarcılar Odası Başkanı Yanlış Anlaşılmış!
-
Gündem5 ay ÖnceAnkara Lokantacılar Odası’nda Başkanlık Yarışı Kızışıyor:

