Connect with us

Ali ATAY

Şehirler Büyürken, Mahalleler Neden Küçülüyor?

Avatar fotoğrafı

Yayın Tarihi

/

Bugün şehirlerimiz büyüyor ama mahalleler küçülüyor.

Nüfus artıyor, kat sayıları yükseliyor, projeler devasa isimler taşıyor. Haritalarda genişleyen bir şehir görüyoruz. Ama o genişlemenin içinde daralan bir şey var: mahalle ruhu.

Mahalle, sadece coğrafi bir sınır değildir.
Mahalle; tanınmak, bilinmek, selamlaşmak demektir.
Kapı önünde iki dakika soluklanmak, balkondan seslenmek, bakkala veresiye yazdırabilmek demektir.

Bugün ise siteler var ama komşuluk yok.
Güvenlikli girişler var ama güven duygusu zayıf.
Yüzlerce daire var ama birbirinin adını bilmeyen insanlar.

Şehir büyüdükçe mesafeler artıyor; insanlar birbirine yaklaşacağına daha da uzaklaşıyor.

Bir zamanlar evlerin bir eşiği vardı. Eşik, sadece içeriyle dışarıyı ayırmazdı; hayatı yumuşatırdı. Taşlıklar, sofalar, balkonlar… Bunlar metrekare kaybı değil, ilişki kazancıydı. Bugün ise “kazanılmış alan” dediğimiz şey, çoğu zaman kaybedilmiş temastır.

Mahalle küçülürken aslında neyi kaybediyoruz?

Çocuğun sokakta güvenle oynayabildiği alanı.
Yaşlının kapı önünde oturup hayatı izleyebildiği zamanı.
Bir cenazede, bir düğünde, bir hastalıkta omuz omuza durma kültürünü.

Şehirlerimizi büyüten anlayış, çoğu zaman metrekare hesabıyla hareket ediyor. Emsal artıyor, bloklar yükseliyor, cepheler camla parlıyor. Ama o parlaklığın içinde insan ölçeği kayboluyor. Sokak daralıyor, gökyüzü kesiliyor, balkon camlanıp odaya katılıyor.

Daha fazla oda için daha az nefes.

Oysa mahalle, bir plan notundan ibaret değildir.
Mahalle, hayatın ölçeğidir.

Bir şehir ne kadar büyürse büyüsün, insanın kalbi mahalle ölçüsünde atar. İnsan, dev projelerde değil; tanıdığı yüzlerde, bildiği sokakta, yürüyerek ulaşabildiği mesafede huzur bulur.

Belki de mesele betonun kalınlığı değil, bağın inceliğidir.

Şehirleri büyütürken mahalleleri yaşatamazsak; elimizde sadece büyük ama soğuk yerleşimler kalır. Yüksek binalarımız olur ama yüksek bir toplumsal aidiyetimiz olmaz.

Şimdi yeniden sormanın vakti:

Daha büyük şehir mi istiyoruz,
yoksa daha güçlü mahalle mi?

Çünkü şehirler planlarla kurulur;
mahalleler ise vicdanla.

DEVAMI

Yazarlar

O Çocuk Sizin Değil, Milletin!

Avatar fotoğrafı

Yayın Tarihi

/

Yıl, 1916.
Diyarbakır-Silvan cephesi.
Savaşın ortasında, toz toprak içinde bir çocuk…
Sekiz yaşında.
Gözleri çakmak çakmak bir Paşa onu buldu.
“Oğlumdur” dedi.
Annesi Zübeyde Hanım’a emanet etti.
Adı, Abdurrahim. İlkokul üçüncü sınıf…
Karne günü geldi.
Notlar pırıl pırıl, hepsi çok yüksek.
Sıradan bir baba sevinir, gururlanır değil mi?
Ama Mustafa Kemal bu…
Sıradan değil!
Sevinmedi.
Yüzü asıldı.
Döndü Fikriye Hanım’a, “Ben bu işten şüphelendim” dedi.
“Abdurrahim bizim çocuğumuz diye acaba iltimas mı ettiler?”
Makamını kullanıp not yükseltenlerin değil…
Makamından korkup “hak yenmesinden” çekinen bir liderin hikayesidir bu.
Hemen Mahmut Bey’i (Soydan) yanına çağırdı.
“Git” dedi, “Okula git, Tahsin Bey’le konuş.”
“Sakın iltimas geçmeyin, hak neyse onu verin de.”
Mahmut Bey ertesi gün hocası Tahsin Bey’le görüştü.
Hocası dimdik durdu:
“Asla iltimas yoktur, o bunu hak ederek aldı” dedi.
Haber Çankaya’ya geldiğinde Mustafa Kemal derin bir nefes aldı.
Cumhuriyet aydınlığı öğretmenin hakkaniyet galip gelmişti.
Gelelim bugüne…
Bugün 23 Nisan.
Emanetin 106. yılı.
Ama bakıyoruz haberlere…
Kahramanmaraş’ta bir okul.
Anne ve baba nüfusunda , bir çocuk ellerinde silahlarla okul kana buluyor…
Öğretmeni siper oluyor, çocuk sınıfı savaş alanına çeviriyor…
Neden?
Çünkü çocukları…
Bakın efendiler…
Atatürk, kendi isminin gölgesinin bile sınıfın kapısından girmesinden hicap duyarken…
Siz cehaletin karanlığını silahla okulun koridorlarına kusuyorsunuz.
Anlayın artık…
Nüfusunuza kayıtlı O çocuk sizin tapulu malınız değil.
Sizin egonuzun tatmin aracı değil.
Çocuklarımız , bu milletin evladıdır!
Siz öğretmene el kaldırdığınızda, aslında Cumhuriyet’in geleceğine ateş ediyorsunuz.
Siz nüfuz kullanarak okulu ezmeye çalıştığınızda, aslında o çocuğun onurunu yok ediyorsunuz.
Abdurrahim Tuncak, o demir disiplinle yetiştiği için Berlin’de mühendis oldu.
Döndü, sessizce (AEG) EGO’da çalıştı.
Ankara’nın ışıklarını yaktı.
Kimliğini gizledi, torpil istemedi.
Çünkü o, Başöğretmen’in tehrisatı rahliyesinden geçmişti.
Ebeveynlik; çocuğunuzun arkasında bir “korku dağı” gibi durmak değildir.
Ebeveynlik; evladını Başöğretmen’in yolunda, öğretmenin ilmine emanet etmektir.
Bugün bayram.
Çocuklarımızı mermilerden değil, bu hastalıklı “nüfuz” zihniyetinden kurtardığımız gün gerçek bayram olacak.
Unutmayın; çocuk sizin olabilir ama gelecek hepimizindir.

DEVAMI

Yazarlar

Cihan Mirası

Avatar fotoğrafı

Yayın Tarihi

/

Gökdelenler diktiler.

Plazalar yaptılar.

Her yeri betonla sıvadılar.

“Şehir büyüdü, modernleştik” dediler…

Aslında içimizdeki o sıcacık insanlığı küçülttüler.

Komşunun kapısını çat kapı çalmayı unuttuk.

Bakkal amcanın veresiye defterindeki o namuslu güveni unuttuk.

Akşam ezanı okunduğunda sokaktan eve koşuşan çocukların o telaşlı huzurunu unuttuk.

Üşüyoruz artık.

Kombiler yanıyor ama, ruhumuz üşüyor.

Sanıyorlar ki Ankara sadece asık suratlı resmi binalardan ibaret.

Sanıyorlar ki Ankara sadece geniş bulvarlardan, takım elbiseli adamlardan, gri bürokrasiden ibaret.

Halbuki…

Ankara koca bir mahalledir.

Her sokağında ayrı bir destan, ayrı bir efkar, ayrı bir hatıra yatar.

İşte bu yüzden yola çıkıyoruz.

www.gunaydinankara.com ailesi olarak, şehrin satılmayan vicdanına, kentin silinmeyen belleğine iniyoruz.

Mahallemin Muhtarı.

Her haftada  Pazar günü

Sıradan, kopyala-yapıştır haberler okumayacaksınız.

Haber-belgesel tadında…

Dünümüzü, bugünümüzü, yarınımızı okuyacaksınız.

O mahallenin adı nereden geliyor?

Kaldırım taşında kimin anısı var?

Unutulmaya yüz tutmuş o mahalle kültürü nerede saklı?

Hepsini tek tek bulup çıkaracağız.

Kapı kapı dolaşacağız.

Sokağın “sakinlerini” değil, sokağın gerçek “sahiplerini” dinleyeceğiz.

Derdimizin, neşemizin, hüznümüzün ilk resmi durağı olan kıymetli muhtarlarımıza kulak vereceğiz.

İlk durağımız neresi biliyor musunuz?

Ankara’nın ilk nefesi.

Şehrin tam kalbi.

Rüzgarın hiç eksik olmadığı o devasa kayalık…

Kale Mahallesi.

Pazar günü, Ankara’nın en eski yerleşkesinde, Kale Mahallesi Muhtarı Ali Yeşbek’in kapısını çalıyoruz.

Rantın o vahşi dişlilerine inat, “Biz bu mahallenin sakini değil, sahibiyiz!” diyenlerin gür sesi olacağız.

Demleyin çaylarınızı.

Tazeleyin anılarınızı.

Şehrin kaybolmayan ruhunu okumak için her hafta  Pazar günü köşe başında buluşuyoruz.

Çünkü biz çok iyi biliyoruz ki…

Mahalleyi yaşatmak, şehri yaşatmaktır.

Şehri yaşatmak, memleketi yaşatmaktır.

Hazırsanız…

Başlıyoruz.

DEVAMI
TANITIM

Trending

Tüm Hakları Saklıdır. © 2025