Connect with us

Gönül Aydın

Bu Ülke Daha İyisini Hakediyor

Avatar fotoğrafı

Yayın Tarihi

/


Türkiye, son çeyrek asrını neredeyse kesintisiz biçimde AKP iktidarıyla geçirdi. Bu kadar uzun süre ülke yönetmiş bir siyasi hareketi tek kelimeyle tanımlamak mümkün değil; ne tamamen “başarı” ne de bütünüyle “felaket”. Ama bugün geldiğimiz noktada, yapılan yanlışları ve kaçırılan fırsatları görmeden “hizmet” anlatısı kurmak da topluma karşı dürüst olmaz.
AKP, iktidarının ilk yıllarında önemli bir toplumsal destek yakaladı. 2000’lerin başındaki ekonomik kriz sonrası uygulanan mali disiplin, altyapı yatırımları, sağlık hizmetlerine erişimin artması ve bazı demokratikleşme adımları, özellikle ilk 8–10 yılda hayatı somut biçimde kolaylaştırdı. Hastaneler, yollar, sosyal yardımlar; bunlar inkâr edilemez. Ancak, sorun tam da burada başladı: Başlangıçtaki bu başarılar, zamanla hesap vermezlik duygusunu besledi.
Ekonomide rasyonel politikalardan uzaklaşılması, liyakatin yerini sadakatin alması ve kurumların içinin boşaltılması, bugün yaşadığımız krizin temel sebepleri arasında denilebilir. Merkez Bankası’nın bağımsızlığının fiilen ortadan kalkması, “faiz sebep, enflasyon sonuçtur” gibi bilim dışı tezlerin ekonomi politikası haline getirilmesi, milyonlarca insanı yoksullaştırdı. Bugün asgari ücretle geçinmeye çalışanlar için mesele artık refah değil, hayatta kalmak.
Adalet sistemi ise iktidarın en ağır sınav verdiği alanlardan biri oldu. Hukukun siyasallaşması, uzun tutukluluklar, muhaliflere yönelik yargı baskısı ve çifte standart algısı, toplumda derin bir güvensizlik yarattı. “İleri demokrasi” vaadiyle çıkılan yol, kuvvetler ayrılığının fiilen ortadan kalktığı bir tek adam rejimine evrildi.
Dış politikada ise “komşularla sıfır sorun”dan, neredeyse herkesle sorunlu bir noktaya gelindi. Suriye politikası milyonlarca sığınmacı meselesini iç politikaya taşıdı; Avrupa Birliği ile ilişkiler kopma noktasına geldi; ABD, Rusya ve Ortadoğu arasında savrulan tutarsız bir çizgi izlendi. Dış politika bir devlet aklıyla değil, çoğu zaman iç siyasete malzeme üretme aracı olarak kullanıldı. Bunun bedelini ise diplomatik yalnızlık ve ekonomik yaptırımlar olarak ödedik.
Belki de en büyük kayıp, toplumsal kutuplaşma oldu. “Biz ve onlar” dili, neredeyse her alana sirayet etti. Eleştiren herkes “hain”, farklı düşünen herkes “düşman” ilan edildi. Oysa bir ülke, yarısını susturarak değil, tamamını dinleyerek güçlenir.
Bugün geriye dönüp baktığımızda şunu net biçimde söyleyebiliriz: AKP’nin 24 yılı, iyi başlayan ama güçle bozulan bir hikâyedir. Yapılan hizmetler var; ama bu hizmetler, bozulan ekonomi, zedelenen adalet duygusu ve kaybolan umut karşısında artık yeterli gelmiyor. Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir iktidardan önce, yeni bir anlayıştır. Şeffaf, hesap verebilir, hukuka saygılı ve halkı azarlamayan bir anlayış.
Bu ülke, daha iyisini hak ediyor.

DEVAMI

Yazarlar

Karadeniz Halkı Ayağa Kalktı

Avatar fotoğrafı

Yayın Tarihi

/

Yıllardır Karadeniz toprakları paralı araplara satılıyor. Yer üstü ytmemiş ki yeraltı da satılmaya başlandı.

Duyarlı bir yurttaş-gazeteci olarak benim de içinde yer aldığım Giresun Tirebolu’da gerçekleştirilen “vahşi madenciliğe hayır” mitingi, aslında yalnızca bir protesto değil; toprağın, suyun ve geleceğin çığlığıydı. Cumhuriyet Halk Partili milletvekilleri, mülki amirler ve çok sayıda köylünün katıldığı mitingde yükselen ortak ses şuydu: “Bu topraklar birkaç şirketin değil, halkındır.”
Bir yanda halkın haklı direnişi sürerken, diğer yanda “sondaj çalışmaları iptal edildi” denilen AKP Iğdır Milletvekili Cantürk Alagöz’ün şirketi Alagöz Holding⁠’in faaliyetlerinin bölgeye yakın alanlarda devam ettiği iddiaları, vatandaşın devlete ve verilen sözlere olan güvenini daha da sarstı. İnsan ister istemez soruyor; Eğer çalışmalar durdurulduysa, bu hareketlilik neden hâlâ sürüyor?
Özellikle Çatalağaç köylülerinin yıllardır süren mücadelesi, bölgedeki vahşi madenciliğin gerçek yüzünü ortaya koyuyor. Altı yıldır siyanürlü maden aramalarının gölgesinde yaşamaya çalışan insanlar, yalnızca doğalarını değil sağlıklarını, üretimlerini ve yaşam haklarını korumaya çalışıyor.
Köylülerin anlattıkları ise akıllara durgunluk verecek cinsten.
Bir zamanlar bereket saçan topraklarda bugün insanlar korkuyla üretim yapıyorlarmış. Çünkü köyde kendi sularını arsenik nedeniyle kullanamıyorlarmış. Komşu köylerden su temin etmek zorunda kaldıklarını söylüyorlar. Düşünün; doğup büyüdüğünüz köyde toprağa güvenemiyor, suya elinizi uzatamıyorsunuz.

Karadeniz’in en güzül ve bakir bölgesi olan Giresun artık işgal altında. Yemyeşil doğası, yaylaları, dereleri, denizi talan ediliyor. Hem de bölgeden seçilenlerin onayıyla.

Yüzyıllardır bu topraklar Giresunlular içim geçim kaynağıydı, fındıktı, çaydı, pancardı, yaşamdı. Oysa iktidar bu geçmişi ve gerçeği bir yana bırakıp birkaç yıllık ekonomik kazanç uğruna o güzelim doğayı sonsuza dek kaybedecek kararın arkasında duruyor halâ…

Değerli okurlarım;

Madenler sınırlı bir ekonomik kaynak. Oysa toprak sınırsız ve cömert!

Maden bittiğinde veya ekonomik olmadığında şirketler çekip gidecek.. .geriye susuz, kanserli bir toprak kalacak.

Sadece toprak değil o bölgede yaşayan hastalıklı insanlar kalacak.

Çoğunlukla kanser olmuş…

Veya hastalığı tespit edilemeden göçüp giden insanlar.

Tirebolu’daki miting, sadece bir ilçenin değil; Karadeniz’in vicdanının haykırışıydı. Halk artık toprağının sesini duyurmak istiyor.

Çünkü doğa küstüğünde insan susar; öteki canlılar yok olur.

DEVAMI

Yazarlar

Çocuklarını Terkeden Ebeveyinler Cezalandırılmalı

Avatar fotoğrafı

Yayın Tarihi

/

Son günlerde artan şiddet olayları ve akran zorbalığına sebep olarak gündüz kuşağındaki yayınlar gösteriliyor. Bana göre ise bu yayınlar, ailesini terk edenlerin akıbetine dair “öldü mü kaldı mı” endişesiyle çaresizlik yaşayan kayıp yakınlarına, medyanın gücüyle bir tür görünürlük sağlıyor. Aynı zamanda toplumsal çürümenin geldiği noktayı da gözler önüne seriyor.
Sadakat duygusunun, anne-baba vicdanının nasıl aşındığını açıkça görüyoruz. Bu yayınlar aslında bir şeyi normalleştirmiyor; aksine, deşifre olmaktan çekinmeyen bir çürümüşlüğe tanıklık etmemize neden oluyor. Ancak asıl mesele, bu tablonun ortasında unutulan çocuklardır. Her birey kendi hayatını dilediği gibi yaşayabilir; fakat anne ya da baba olmuş kişiler, sorumluluklarını yerine getirmek ve çocuklarına iyi bir rol model olmak zorundadır.
Bu sorumlulukları yerine getirmeyen, çocuklarını mağdur eden ve sağlıklı bir ayrılık yerine terk etmeyi seçen ebeveynlere yönelik yasal yaptırımların daha caydırıcı hale getirilmesi gerekir. Çünkü travma ile büyüyen çocuklar, ruhlarında taşıdıkları yaralar nedeniyle sağlıklı birey olma yolunda ciddi engellerle karşılaşır. Güvensizlik, terk edilme ve değersizlik duygusu; ileride hangi psikolojik sorunlara dönüşür, çoğu zaman öngörülemez.
Bu nedenle, radikal gibi görünse de toplum huzuru ve sağlıklı bir gelecek için sorumluluklarını ihmal eden ebeveynlere yönelik yaptırımlar kaçınılmazdır. Ancak bu yaptırımlar yalnızca cezalandırıcı değil; aynı zamanda eğitici ve rehabilite edici olmalıdır. Zorunlu ebeveynlik eğitimleri, psikolojik destek programları ve kamu hizmeti uygulamaları, bireyin hatasıyla yüzleşmesine ve dönüşmesine katkı sağlayabilir.
Öte yandan, çocuk esirgeme kurumlarına bırakılan çocukların tüm yükünün devlete bırakılması da sürdürülebilir değildir.

Ebeveynlerin bu süreçte maddi ve manevi sorumluluklarını taşımaya devam etmesi gerekir. Bu yaklaşım, ebeveynliğin yalnızca biyolojik değil; aynı zamanda ahlaki ve hukuki bir yükümlülük olduğunu hatırlatır.
Gönül ister ki hiçbir çocuk mağdur olmasın. Ancak insan doğası çeşitlidir; kimi vicdanlı, kimi vicdansız; kimi ahlaklı, kimi ahlaksızdır. Bu yüzden güçlü bir hukuk sistemi ve bilinçli bir toplum yapısı hayati öneme sahiptir. Çünkü bir toplumun geleceği, en zayıf halkasını nasıl koruduğuyla ölçülür. Ve o en zayıf halka çocuklardır.
Nitekim suça sürüklenen çocuklara baktığımızda, çoğunlukla sevgi ve ilgi eksikliğiyle büyümüş bireyler olduklarını görürüz. Akran zorbalığı dediğimiz olgu, her ne kadar dizilerdeki karakterlerden ya da dijital dünyanın etkilerinden besleniyor gibi görünse de, temelinde çoğu zaman sevgisizlik yatar. Kendilerini değersiz hisseden bu çocuklar, daha iyi durumda olduğunu düşündükleri akranlarına karşı öfke ve kıskançlık geliştirerek zarar verici davranışlara yönelebilir.
İşte bu yüzden, daha güzel bir ülke ve aydınlık yarınlar için çocuklarımıza gereken değeri vermek zorundayız. Sağlıklı bireyler yetiştirmek, yalnızca ailelerin değil; toplumun ve devletin ortak sorumluluğudur. Çünkü bugün ihmal edilen her çocuk, yarının toplumsal sorunu olarak karşımıza çıkacaktır.

DEVAMI

Yazarlar

23 Nisan’da Anımsadıklarım!

Avatar fotoğrafı

Yayın Tarihi

/

Ben bir anneyim.. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı “çocuk” olarak yaşamış, çocuklarımla da yaşamının mutluluğuna erişmiş biriyim…

Bir zamanlar 23 Nisan Ulusal Egemenliğin simgesi, çocuklara adanmış tek bayramdı. Mustafa Kemal Atatürk’ün dünya çocuklarına armağan ettiği bu anlamlı gün, her yıl coşkuyla kutlanırdı.

Oysa bugün…

Kalplerimizde aynı coşkunun yerini derin bir sızı almış durumda.

Çünkü; bu bayramda yüreklerimiz, sevincin yanında; kaybettiğimiz çocuklarımızın yasını da yaşıyor.

Değerli okuyanlarım;
Bir ülkenin geleceği çocuklarıdır deriz ya… bugün, o geleceği koruyamadığımız gerçeğiyle yüz yüzeyiz.

Belki farketmiyorsunuz ama eğitim sisteminde “Atatürk Doktorinini” yani Atatürkçü eğitimi terkettiğimiz günden itibaren çocuklarımızı emanet ettiğimiz okullar önce vakıf, sonra şirket kurumları oldular. Doğal olarak “Milli” eğitim yerine şirket veya tarikat eğitimi vermeye başladılar.

Yüksek eğitimliler de “yenidoğan çeteleri” ” Kupon çeteleri” ,, “Bahis Çeteleri” oldular. Adaleti sağlayacağına inandığımız makamlar ise bu çetelerle işbirliği yaptığı için adalete olan güvenimiz sarsıldı

Daha da acısı, devlette uzun süre üst düzey memur olarak çalışmış bir emniyet görevlisinin evini adeta cephaneliğe çevirmesi ve dünyaya getirdiği çocuğuyla ilgilenmemesi ayrıca anne şefkatinden yokun yetişen çocuğun kendisini babasının silahlarındaki öldürücü güç ile birleştirmesi…

Anladım ki öncelikle O ana psikolojik destek almalıymış!

Sonra hastalıklı bir ruh hali olduğu anlaşılan baba…

Düşünün;

Bir emniyet müdürünün 7 silahı nasıl olur ya hu?

İstanbul Borsası’nda “tabanca endeksi” var da bizim mi haberimiz yok?

Hasta bir zihnin elinde büyüyen çocuğun; masum evlatlarımızı ve öğretmenimizi hedef alması çocuğun suçu değil.

Ayrıca; bu tabloyu sadece “bireysel suç” diyerek geçiştirmek mümkün mü? Rehber öğretmenin tam 13 kez anneye çocuğu psikoloğa götürmesi tavsiyesinde bulunmasına rağmen götürmeyen anne suçlu değil mi?

Değerli okurlarım:
Bugün yaşananlar, bireysel olayların ötesinde; derin bir toplumsal travmanın sonucudur.

Atalarımız “Görünen köy kılavuz istemez” derken tam da toplumsal travmaların birden oluşmayacağını söylemişler..

Darbeler, ekonomik krizler.nepotizm, sosyal çalkantılar bu travmaları yaratır.

Çocukların korunamadığı, eğitim ve sağlık sistemlerinin tarikat ve cemat zihniyetine teslim edildiği bir dönemden geçiyoruz. Ve ne yazık ki, bu ağır dramın bedelini en masum olanlar ödüyor.

Her şeye rağmen umudumuzu kaybetmiyoruz
23 Nisan’ın anlamını yeniden hatırlamaya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

Yaşasın 23 Nisan Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramımız.

Yaşasın Cumhuriyet, Yaşasın Atatürk!

DEVAMI
TANITIM

Trending

Tüm Hakları Saklıdır. © 2025